Facebook Twitter FriendFeed Tumblr Foursquare
RSS Feed
Devanear 10-101 Once upon a time in Estonia

Marilyn

14 11 2011

Gözlerimi kapatıyorum.
Ve açıyorum.
Eğer ona bir lakap bulmak gerekseydi sanırım Marilyn olurdu. Kadınlara yakışan bir hassasiyeti ve narinliği vardı. Bazen bu hassasiyet karşısında kadın olarak korkardım.
Hayatımın ortasına bomba gibi düşen davetsiz misafir gibiydi Marilyn. Bir gece ona dostum olarak başımdan geçen birbirinden boktan olayı anlatıyorken, buyur dahi etmemişken çat kapı giriverdi hayatıma. “Olmaz.” demiştim. Sahi ya, olmazdı da gerçekten.
Koskoca bir savaştan çıkmıştım adeta. Savaş boyalarım akmış, yara almış, ağır ağır batıyordum. Ne birinin beni toparlamasına karşı isteğim, ne de –daha kötüsü- inancım vardı. “Yorgunum.” dedim sesimdeki belirgin yorgun ifadeyle. “Sana özveride bulunamam.” “Senin bir şey yapmana gerek yok. Ben senin iyi olman için herşeyi yaparım.” dedi Marilyn.
Bazen şans eseri herşey yolunda gitmiş olabilir ve kaçınılmaz olarak içeri buyur etmeksizin size gelen davetsiz misafirler hayatınızda baş köşeye oturabilir. Esasında sonu acıklı her aşk hikayesi de böyle başlar.
Ortada hiç sebep yokken, tek bir sebep dahi yokken ben de istedim onu ve onu tutup hayatımın tam merkezine koydum yine hiçbir sebep yokken. Sonrasında gereksiz bir “Sana aşığım.” cümlesi sarfiyatı gerçekleşti. Oysa ki ben ondan ne bana aşık olmasını, ne hayatının merkezine yerleştirmesini, ne de başka birşey beklemiştim; ona verebileceklerimden fazlasını ondan beklememiştim.
Sonra aylar ayları kovaladı ve aşık olduğu huylarım ona çok gelmeye başladı ve bu yüzden doğasıyla aramızda sebebi bu huyları değiştirmeye dayanan çetin bir savaş gelişti. Sonra, tabii ki, birşeyler yoluna gitmedi ve şahane giden bir yıldan sonra şahane şekilde ayrıldık.
Ayrılmamızın akabininde gelen üçüncü günde bana karşı hesapsızca sarf ettiği cümleleri bir başka kadına saçtığını ve hatta noktasına, virgülüne dokunmaya bile zahmet etmediğini fark ettim.
Senelerdir onu seviyordum ben.” diyordu ama ben en başında beni çıkardığı noktadan daha da derine düşmüştüm ki duyamıyordum.
Gözlerimi kapatıyorum.
Ve açıyorum.
Eski bir binadayım. Takvimlerin ya da saatlerin neyi işaret ettiğinin öneminin olmadığı bir noktada duruyordum. En az bina kadar eski bir adam gözlüklerinin burnunun üstüne düşürmüş bir tomar kağıdı inceliyor. Yüzünün çizgileri dile gelse “vahim” derdi. Binadan yükselen eski kokusu kadar vahimdi herşey.

- Sonuçlar iyi değil.
- Yani?
- Yani ölüyorsun.
- Yani?

Ölmek mi daha vahimdi, yoksa kalan kısacık zamanını çekinmeden ellerine teslim edebileceğin adamın bu hayatı kabul edemeyecek kadar korkak olması mı bilemiyordum.
Gözlerimi tekrar kapatıyorum.
Ve açıyorum.
Evin en kuytuda kalan, karanlık köşesinde taburede resmen tünemiş şekilde oturuyorum. –Küçük İskender’in de tabiriyle- Bu şehirde havuç ve yalnızlık yiyorum.
Beraber uyandığımız sabahları düşlüyorum. Hala o delik deşik t-shirtlerini giyiyor musun? Ya o kahraolası kedin? Hala sabahın köründe uyandırıyor mu seni? Beraber aldığımız montunu giyiyor musun? Sıkı sıkı sarılıyor musun ona? Hava çok soğuk mu orada?
Burada hava çok soğuk ve ben suçu aramızdaki onca mesafeye atmaya meyilliyken asıl sorunun sevgisizlikten kaynakladığını görmek beni incitiyor.
Birbirlerini gerçekten seven insanlar biribirleri için ağlıyorken benim tam burada senin için ağlıyor olmam mı, yoksa ağlamayı dahi beceremiyor olmam mı daha can yakıcı bilemiyorum.
Ben üzülüyorum, sen günde bir kere bile adımı anmıyorsun.
youtube


6 kedi gelmiş. , , ,

Huzurluyduk

29 10 2011

Kadın umutsuzluğa kapıldıysa da metanetini koruyor gibi görünmeye çalışıyordu.
Adam demiş ki: “Ben gerekirse bu arabayı uçurumdan yuvarlar, oraya koşarak ulaşırım. Onu sana bulacağım ama herşeye hazırlıklı olmalıyız. Yaralı olabilir. Kolunu ya da bacağını kaybetmiş olabilir. Akıl sağlığını yirimiş olabilir ya da onu tabutta geri getirebiliriz.
Sadece “Bul bana onu.” demiş kadın.
Sonra o arabadaydım. Adam arabayı kullanırken kadının elini tutuyordu.
Rahatlamışlardı.
Ağustos güneşi içinizi ısıtıyordu. Mutsuz ama huzurluyduk.


2 kedi gelmiş. , , ,

Sürpriz

24 10 2011

tren 1Diyor ki: “Çantan hazır olsun. Gidiyoruz.” Sormak bile aklıma gelmezken ekliyor: “Ama nereye gittiğimizi söylemeyeceğim. Aslında ben de buralı olarak hiç gitmedim. Hepimize sürpriz olsun istiyorum.
Durup düşündüğümde hiçbir şeyin sürpriz olmadığını ve doğasıyla herşeyi kayıtsız ve hatta şartsız üzerime alabildiğimi fark ediyorum.
Birşeyler yaşıyoruz. Ailemize dair, sevdiğimiz adam ya da kadınlara dair, dostlarımıza dair. Birşeyler yolunda gitmezken aslında “Yazsam roman olur.” klişesiyle bizi örseleyen ve hatta sivri yanlarımızı törpüleyen ama esasında bir başkasına hava, cıva olan paradoksal durum ortaya çıkıveriyor.
Zaten sonrasında koca bir koyvermişlik ve boşvermişlik haline elinizde kalıyor. En saf haliyle elinizde mi kaldı, yoksa birisi mi elinize verdi anlayamıyorsunuz bile.
Bir kız düşün ki daha çok genç ve çok toy ama bir o kadar olgun ve bana diyor ki: “İnsanların kaçıp gitme isteğini anlamıyorum.” Gülüyoruz.
Hikayemi bir ucundan tutup didikliyoruz ve o zaman insanlar delilik, şizofrenlik ya da aklını kaçırmışlık üzerine o kadar beylik laflar ederken esas deliliğin koyvermişlik ve hemen ardından ona eşlik eden boşvermişliğin ta kendisinde olduğunu görüyoruz. Yaptığım onca şeyi meşrulamış oluyorum.
Sürpriz” diyor bana adam. Beni şaşırtamayacağının hiç farkında değil.


0 kedi gelmiş. , ,

Kiek in de Kök

16 10 2011

Sabah keten perdelerin arasından sızan soluk ama inatçı ışıkla uyandım.
Ev nereden baksan 500 senelik var. Taş bir bina. Odamda yer, gök, kapı, baca, herşey ahşap. Soruyorum ki hangimiz daha yaşlı ya da soğuk hissediyoruz?
Kaloriferin yanındaki yatağımda çoktan uyanmış olduğumu reddedercesine aheste ve nazlı bir şekilde dönüyorum. Yatağımın yanındaki pencereden Kiek in de Kök’ü görüyorum.
Bazı anlar vardır içinde sorgu, sual barındırmaması gereken; her saniyesini vücudunun her hücresinde fıldır fıldır gezen uyuşturucu gibi yaşaman gereken. Öyle bir gün yaşıyorum.
Yine de kafamda binlerce soru. Kendimi alıkoyamıyorum. Yaşamaktan geri kalıyorum.


0 kedi gelmiş. ,

Järva

26 09 2011

Kazıyorum.
Kazıdıkça düşünceler ortaya çıkıyor. Öğür öğür olmuş düşünceler. İç içe geçmiş. Birbirini kovalayan.
Elimde neşterle kazıyorum.
Düşünmem bitmiyor. Şu elimdeki neşterle kimler kimlere hayat vermiştir acaba? Ben kendimi mi öldürüyorum?
Kapının üstündeki çağla yeşili boyayı kazıyorum. Altından beyaz boya çıkıyor. Onu da kazıyorum.
Boyasını kazıdığım kapı, 17. Yüzyıldan kalma imiş. “Annem beni görse gurur duyardı. Ne de olsa restoratör olarak çalışmamı isterdi.” diye düşünüyorum. Kazımaktan korkuyorum bir taraftan. Korktuğum şey kazırken kapıya zarar vermek mi, yoksa kazırken kendime zarar vermek mi bilemiyorum. Düşünmüyorum. Kuvvetli bir sesin için o harmonik harekete kaptırıyorum kendimi.
Kazıyorum. Saatler, günler boyu.
Kendimi bir tavan resmini örten alçıları kazırken kızağın üstünde buluyorum. Saatlerce, günlerce kızakta çalışıyorum duvar resminden küçücük bir alan ortaya çıksın diye. Michelangelo, Cappella Sistina’nın tavan resmini yapabilmek için bilmem kaç ay yattığı yerde çalışmış. “Eski okulumda da yattığı yerden çok şey başaran ne insanlar vardı b’olm!” diyorum içimden ve art-niyetim için kendimi kınıyorum.
Kazıyorum. Kollarımda derman kalmamış, ağzımı açıp kendimi anlatmaya kelimem yetmemiş.
İçindeki hayvanı terbiye et, aç gözlüyü öldür.” demişti bana. Sakinleşiyorum. Sabrımı kazanıyorum.
Kazıyorum. Kendimi öldürürcesine.
Geçmişimi kazıyorum. Önce düşüp, yere çarparak yükseldikten sonra yörüngeme oturuyorum. Buradayım.


2 kedi gelmiş. , , ,

kalp ağrısı

20 09 2011

Halide Edib Adıvar’ın ortaokul yıllarımda okuma fırsatı bulduğum şahana bir romanıdır Kalp Ağrısı. Günümüzde sinemaya, diziye, baleye, folklöre, herşeye uyarlanabilir hale gelmiştir. Öte yandan bu kitaba dair hatırladığım en çarpıcı ayrıntı dönen yarı-masumane entrikalardır.
İşte tam da bu günlerde bu romandaki entrikaları aklıma getiren ağrı çekmekteyim. Tam olarak kalp ağrısı sayılmaz; zira dişimde başladı ama dişimde lokalize olmaktan çıkarak genele yayıldı. İşin entrika kısmı da burada başladı.
Hekimler vücuttaki kaçıncı en güçlü ağrı olduğunu tartışa dursun; ben bu zamana kadar bu kadar şiddetli ve inatçı bir ağrı yaşamamıştım.
O matkap altında kendimi yandaşlarını ele vermemek için çabalayan bir tutsak gibi hissedeceğim düşüncesiyle kendimi örselediğimden ötürü başımın zaten evvel ezelden hoş olmadığı dişçilerle randevumu başka baharlara ve hatta başka yüzyıllara ertelemiştim. Oysa ki diş ağrım, süprizlerle dolu bir sevgili gibi cömert ve inatçı; ben ise siyah kuşak bir şanssızmışım. Daha Estonya’ya ayak bastığımın ilk günlerinde 21 pare top atışını aratmayan ihtişamıyla beni karşıladığından ve her geçen gün daha da artan bir coşku ile beni kucakladığından ötürü yakıp yıkma ve hatta asıp kesme arzusuyla donanmıştım.
Geceler boyu köhne dairemizde lavabonun yanına çektiğim taburede oturup yüzüme soğuk kompres yapıp ağrımın geçmesi için dua ederken uyuyayazdığım anlarda adeta bir korku filmi unsuru haline gelmişken bu sancıyı durdurmanın en mantıklı yolunun bir diş hekimine gitmek olduğuna karar verdim. Diş hekimine gitmek ve fobi kaynaklı iç çekişmeyi sabahın altısında yaşarken camı açıp kendimi aşağı atmak daha yakın bir ihtimal geldiyse de diş hekimine gidebilecek kadar cesaretimi toplayabilmiştim.
Sonuç itibariyle “Ben çok cesur bir insanım.” diyerek kendi kendimi cesaretlendirerek diş hekimine gittim ve kapıdan girerken hemşire sandığım esasında doktor olan hekime kendimi emanet ettim. Dişçi koltuğunda çokça gözlerimi kapadığım zamanlardan arta kalan tavan izlenimlerimde “ha acıdı, ha acıyacak.” diye düşünürken “Şimdi ilaç koyuyorum.” dediğimde aslında bu diş hekimi deneyiminin her gözümde büyüttüğüm -yumurta kapıya gelene kadar yapmaktan kaçınıp, son dakikada tabanlarımızı kıçımıza vurdurup on dakikada biten- işlerden biri gibi olduğunu farkettim.
Şimdi ise çekilmesi için hekime türlü maymunluk yapmaya razıyken sırf cherry domates fidesinden az boyluca hekim hanım “Bunu kurtarabiliriz.” dedi diye kanal tedavisine başlanmış, kocaman oyulmuş bir dişim var.
Herşey bir yana; çokça çeşit intihar yöntemi türetmek ya da milyonlarca cehenneme gitme yöntemi keşfetmek mi istiyorsunuz? O zaman diş ağrısı çekin.


2 kedi gelmiş. ,

gitmişim

09 09 2011

Aylar öncesinden kafamda kurmaya başlamıştım. Ağacın kurdunun kendini kemirmesi gibi varoluş sebebimi arayışım beni kemiriyordu. Yumurta kapıya gelip, dayandığında nasıl bir halet-i ruhiye içerisinde olacağımı hesaplamaya çalışıyordum.
Acaba anneme son kez sarılırken çok ağlar mıydım ya da son bir kez de olsa arkama dönüp bakar mıydım?
Oysa ki ben kök salmak niyetinde olmayan bir insanım ve doğasıyla birisi, birşeyler ya da bir yerlere bel bağlıyor olmak da kafamı kurcalamıyor değildi.
Kendimle çelişirken ve bu çelişkiye rağmen hala aynı sorular, saniyeler içinde aklımdan defalarca kez geçirirken günü gelmişti.
Evet, anneme sarılırken ağladım. Ama birazdı ve hepsi o kadardı. Öte yandan o ana kadar dahi gideceğime inanmıyordum.
Giderken geride bıraktığım şey çok. Giderken kaybettiğim şey çok. Giderken vazgeçtiğim şey çok. Giderken bıraktığım ben, herşeyden çok.
Bütün yol boyunca çocuklar gibi tepine tepine ağlamaktan korkuyordum fakat o anlamsız ve yersiz sakinlik, dinginlik halimden anladım ki onca zamandır kaybettiğim, kaybetmeye yüz tuttuğundan vazgeçtiğim, hesapsızca gözden çıkardığım herşey önceden hesaplanmış; planlar çoktan tamamlanmış ve geriye sadece yaşanması gereken şeyler kalmıştı. En sonunda taşlar yerine oturmuştu. Bu yüzdendir ki kime “Gidiyorum.” dediysem “En sonunda!” cevabını tereddütsüz almıştım.
Gün batımına doğru hızlıca at süren Kızılderililer’in durup ruhlarının yetişmesinin aksine ruhum, olması gerektiği yere önceden varmıştı.
Yaşarkenden ziyade yazarken zorlandığımı fark ediyorum. Buraya gelmeden kırk tilkinin kuyruğunu değdirmeden hesaplayıp hatim ettiğim bir çok şeyi burada umarsızca geçiştirip rafa kaldırdım.
Ne burda kalmaktan, ne de dönmekten değil; döndüğümde geride bıraktıklarımı tekrar sırtıma yüklemekten korkuyorum.
fizy


2 kedi gelmiş. ,

Lumen 3Her zaman dediğim gibi ben salak kadınlardanım ve belki de kaçınılmaz olarak hepsi gibi kedimi çocuğum zannediyorum.
İlk görüşte birbirimize derin bir aşkla bağlanmamızdan ötürü ülkelerinde bulunmayan kara yağız delikanlıları tatil beldelerinde tavlamaya çalışan gavur aşifteleri misali birbirimizin dilini öğrendik zamanla. Kendisi annem, mama ve ı ıh gibi kelimelerle dilimizi konuşmayı akıcı şekilde öğrenmişken bense onun dilinden anlamak için daha da hayvanlaşmıştım.
Özünde gayet ultra-brutal bir tarza sahip olan şahsım için bir çok kişi, ilk izlenim olarak iceberg benzetmesi yapmıştır. Ayriyetten karizmamla ve moda ikonu olmamla (!) ortamlarda nam salmışımdır ama gel, gör ki ev halimiz hiç öyle değil.
Şimdilerde ise fersah fersah ötede iken hiç bir erkeğin beni unutmasından korkmadığım kadar bu korkuyu ona karşı taşıyorum içimde gizlice. Evden koca bavulumu alıp çıkarken “Gitme!” dercesine koca, pamuk patileriyle bavulu taşıyan elime vuruşu hiçbir şeyin dokunmadığı kadar dokundu bana.
Lumen’in burada olması için neleri feda etmezdim ki…


4 kedi gelmiş.

derbederim

14 08 2011

Hani insanların içinden içinden, ta derinlerden konuşup da neresinden geldiğini anlayamadığı; benimse çoğu zaman toraman bir insan olmamdan dolayı midemin gurultusu diye geçiştirdiğim bir iç sesi vardır ya; işte o bende çok konuşuyor ve bu yüzdendir ki klip çekilmesi vesilesiyle sarı buklelerinin arkasından ışık verilmek suretiyle bir korku filmi öğesi haline gelmiş Soner Arıca kadar derbeder hissediyordum kendimi.
Bu iç sesi yaptığım seyahatler esnasında kendimle başbaşa kalıp yine kendimi dinlediğimden dolayı bolca duyuyordum fakat otobüste yapılan onca ikrama rağmen gurultusunun geçmemesine anlam veremiyordum.
Bana sunulan imkanları hayvanlar gibi sonuna kadar kullandım. İmkanlarımı kullanmakla kalmayıp kendimi de tükettim. Şimdi ise elimde hiçbir şey kalmadığımdan dönmüş götümü avuçluyorum. Hatta bu evreyi de geçtim artık; kendi kendimi yiyip bitiriyorum.
Daha da yiyip bitirmemek için kendimi dinlememeye karar verdim ve bunun için aklıma dahiyane bir şekilde müzikle bu iç sesi bastırma fikri gelmişti ki sike sürülür aklım olmadığını farkettim.
Engin bir müzik zevkim ve düşündükçe soluk borusunu tıkanacak kadar sorunum varken öyle bir şarkı listesi oluşturmuşum ki emmioğlunun karşısında rakı içen Ferdi Tayfur gibi efkarlandıktan sonra kulaklarda patlayan bir senfonik metal grubunun konser kaydı ile pençelerimi ön koltuða geçirip toynaklarımla yere vurur hale gelmiştim.
Müzik dinlerken Türk ekonomisini para-çokomel dengeleri tablosu misali inişli-çıkışlı ruh halim yüzünden çizdiğim tablo yüzünden birçok çevre tarafından cinnet getiriyorum olarak kabul görmem ve bu yönde muamele edilmesi yüzünden bundan da vazgeçtim. (haliyle)
Müzik dinlemenin verdiği korkunç sancıdan usanarak daha değişik şeyler denemeye başladım. Artık Güneş’te kalmış camış misali otobüste uyumaya başladım bu aralar fakat onun da bazı sakıncalarını gördüm.
Şudur ki; artık uykum motorun sesiyle senkronize bi şekilde geliyor. Bu da şehirlerarası otobüsler dışında şehiriçi taşımacılık yapan otobüs, tramvay, el arabası gibi her türlü araçta da uyumama sebep oluyor.
Uyurken cama kafa atıp yumurta misali çatlatmanın yanı sıra, türlü çeşit problemlerle karşılaşmıyor değilim.
Herşeyden önce ben uyurken kükreyebilen bir insanımdır ki tam kafamın hafifçe yana düştüğü sırada ağzımdan çıkan horlama sesi ile kendime geliyorum. Bu noktadan sonra bolca burnumu çekiyorum ki insanlar aslında o sesin burnumdan geldiğini sansınlar…
Uzun yolculuklar için daha farklı aktiviteler bulmalıyım.


0 kedi gelmiş. , ,

pamuklu prenses

06 08 2011

Günlerdir bir masalın içindeyim adeta yedi cücelerim; kaşıntılı, şirret, terli, miskin, şişkin, dalgın ve manyak ile beraber…
Üstelik her ay bu yedi cüceler beni ziyaret etsin diye klozetin üstünde Tanrı ile pazarlık yapıyorum.


1 kedi gelmiş.