6
Ne güzel oynadılar!0
Türk insanını ateşleyen yegane şey 9/8lik ritmlerdir kuşkusuz. Bu yüzdendir ki; dans denildiğinde tüm dünyaca tanınan ve izleyen herkesin gönül telini titreten valstir, tangodur, salsadır şöyle dursun ilk olarak akıllarımıza bol gerdan kırmalı, kalça sallamalı danslar gelir.
Olayın bir diğer boyutu ise; dansın her türü bahsi geçen danslarla kıyaslanır ve hatta o danslara özgü tabirler diğer her dans türü için bir çırpıda kullanılbilir.
Annem, TV’deki şu meşhur dans yarışmalarından birinde Paso Doble izlemektedir ki İspanyolların boğa güreşlerini konu edinmiş bu dans herkes gibi annemi de büyülemiş ve adeta bir anime karakteriymişesine gözleri yüzünde büyümüş ve hatta dolu dolu olmuştur.
Flamenko dansının ayak vuruşlarıyla doruğa çıkan dans sonuçlandığında dansın temposundan ve ihtişamından annemin başı dönmüştür ki takdirlerini iletir:
Sevinç Gözyaşı anne, eğlence, san'atNe güzel oynadılar!…
26
Teknoloji zor zanaat
Sanırım annemin jenerasyonu, teknolojik ve bilimsel gelişmelerin en hızlı ve sayıca en çok gözlemlenebildiği dönem oldu. “Bizim evlerimizde tuvaletler evin dışındaydı. Vidanjöler gelip çekiyordu tuvaletleri. Hatta ne vidanjörü; çingeneler tenekelerle gelip temizlerlerdi.” temalı konuşmadan sonra bluetooth içerikli başka bir sohbete hızla geçiş yapmış oluyorlar.
Anlatılırken bir masalmışcasına dinlediğimiz bunca değişikliğe adaptasyon süreçleri de tabii ki, haklı olarak biraz sancılı geçebiliyor.
Cep telefonları yeni yeni peydah olduğunda acilen bi adet alınmıştı ki, annem ve babamdan herhangi biri ortak çalıştıkları işyerinden dışarıda halletmek zorunda oldukları iş için ayrıldığında bir diğeri ona arzu ettiği an ulaşabilsin. Annemin işten arda kalan ve dolayısıyla kendine ayırabildiği nadir zamanlardan birinde arkadaşına gittiğimizde sohbetin en hararetli anında arkadaşının evinin telefonu çaldı. Hararetle arayanın babam olması vesilesiyle annem telefona çıktığında asıl hararet sebebinin saatlerdir annemi arayıp ulaşamamış olmasından kaynaklandığını anladık. “Ama telefonum hiç çalmadı ki. Saatlerdir çantamda.” derken elini çantaya götürüp telefonunu masanın üstüne koymasıyla acı gerçek anlaşıldı ki; esasında evden çıkarken telefon yerine aynı ebatlarda olan televizyon kumandasını çantasına atmıştı.
3
Baş belasının günü
Gün itibariyle en sevdiğim sevgilim olan Japon bey’in doğumgünü idi. “En sevdiğim sevgili” ibaresi bir yana dursun; kendisi biricik sevgilimdir ve dolayısıyla kendisini en çok sevmek zorundayım. Zira bu ibareyi de bir pekiştirme olsun babında kullanmış bulundum.
Yurtta ve tüm elçiliklerde 21 pare top atışı, domates festivali ya da bilimum Rio karnavalı gibi fasaliteler eşliğinde çoşku ve huş’u içerisinde kutlanmasına rağmen biz sadece atölyede “İyi ki doğdun Japon!” diyerek ağzımızı yaya yaya gülerek kutladık. Zaten doğumgünü, atölyedeki tüm kişilerin pasta yemesi için bir bahane idi; yoksa Japon’un doğumgününü kutlamayı hiç de arzu ettiğimiz yoktu.
Fulya’nın almış olduğu frambuazlı pastanın yaklaşık olarak yarısını yedikten sonra “İyi ki varsın!” içerikli cümleler kurdum ki bu tamamiyle pastaya istinaden ve pastanın verdiği ağırlıktan ötürü idi. Yoksa Japon bey, tam bir baş belasıdır. Bir ömürlük bir beladır…
16
la bicicletta
İki gün önce Japon bey, “Atölyeye bununla gideriz. Hem yağlarımız da erimiş olur” vaadiyle kandırarak bisiklet almama sebep oldu. Düz yolda bile sarsakça yürüyen biri insanken şimdi Bisan Mountain Cat sayesinde adeta evrimleşmemiş bir dağ kedisiyim.
Ben ki yolda yürürken dahi arabalardan ürken biri insanımdır; Japon bey sayesinde 10 senedir hiç bisiklete binmemiş ve bu süreç içindeki tek bisiklete binme girişimi de bir öğretim görevlisinin arabasına toslayıp kaçmakla sonuçlanmış bir insan olarak daha ilk günden karmakarışık trafiğin ortasına atıldım.
Küçükken BMX’imle sadece sadece kavuncu, karpuzcu, patatesçinin haftada bir uğradığı arabası dışında hiç taşıt geçmediği köylük yerde bisiklete bindiğim düşünülürse kendi adıma ne de büyük bir atılımı gerçekleştirdiğim anlaşılabilir.
Kendimi üniversite okumak için İstanbul’a Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş, yüzü gözü açılmamış saf köylü kızları gibi hissediyorum…
12
Hendo
Üzerimde pijamamla varoş mahallelerinin ev kızları misali oturuyordum. Şüphesiz ki boş vakitleri değerlendirmenin en iyi yolu dört dönümlük götü yayarak Esra Ceyhan’ın programını izleyip çıkan birbirinden ilginç konu ve konuklar eşliğinde kendini kültüre boğmaktır. Diyestisyenler, “beyimdir; sever de, döver de…” tespiti yapan telefon konukları derken elinden hiç o bırakmadığı Selpak’ı, beyaz sabunla çitileyip bir tarak vurup yayına geldiği saçları ve pullu elbisesiyle Kibariye geliyor…
Müthiş bir özgüvene sahip bir hanım olarak “Ben artık okumayı öğrendim. Lazım, kız, bi yerde tabii. Çocuk hasta oluyor, ilaçların üstünü okuyamıyorum.” diyor.
Takdir ve tebrik dolu sözler üstüne alkış gırla giderken “Size Hendo’yu okuyayım mı, anacım?” diye soruyor.
Düşünüyorum. “Hendo ne lan?” Durup düşünüyorum. Düşündükçe beynim duruyor. Durdukça daha düşünesim geliyor.
1.5 saat boyunca bekliyorum. Bekliyorum ki Hendo’yu söylesin.
Program sonunda Kibariye eteğini daha da uzun olması ümidiyle aşağıya çekeleyerek ayağı kalkıyor. “Anacım, ben bi tarak vurayım, bi de taç takayım. Kullanması kolay olsun.” diyerek mahalle berberine kestirdiği saçlarını savurarak Selpak’ını tuttuğu elin aksi eliyle mikrofonu kavrıyor ve o buğulu sesiyle Whitney Houston’dan Bodyguard’ı söylemeye başlıyor:
Sevinç Gözyaşı san'atHendo vil olveys lav yu…








