Birşeyi çok istediğimizde evrenin bizim için çalışacağına ve dolayısıyla isteğimizin gerçekleşeceğine inanacak kadar altyapısız bir romantiklik içinde değilimdir fakat kendimi istemekten alıkoyamıyordum ve bunun çabamın karşılığında Tanrı’dan tek bir işaret beklemiştim günlerce.
Rus Pazarı’nda oturmuş, düşünüyordum. Öyle ya, ne zaman biraz nefes almaya ihtiyacım olsa kendimi orada buluyordum ve görünüşe bakılırsa bu aralar pek nefes alamıyordum. Meyve ve sebze tezgahlarının arasında dolaşıp, et reyonlarında yeterince midemi bulandırdıktan sonra şehrin en ucuz kahvesini satan cafede düşüncelere dalıyordum. Yine komadan sonraki ilk nefes gelen kahve molamda Tanrı ile tek bir işaret için karşılıklı pazarlık ediyordum adeta. Umutlanmakla umutlanmamak arasında bir noktadaydım.
Gerçek bir Noel görmek ümidiyle Tallinn’e doğru hareket ettiğimiz sabah günışığı bizden çok uzaklardayken şakayla karışık pazarlığımı yenilemiştim. İçimde umuttan en ufak bir kırıntı dahi yokken içimdeki fırtınaya karşı koyamadan sürüklenmemden ötürü bu tatsız şakayı sürekli yeniliyordum.
Tallinn’de trenden indiğimizde istasyon çok tanıdıktı ama yeni yeni aydınlanmaya başlayan sabaha aşina değildim. Daha önce de sabahı burada selamlamıştım ama “Birşeyler eksik.” demekten kendimi alamıyordum.
Benim için birşeyler eksik ve doğasıyla farklı iken diğer insanlar için her sabahki rutininden farklı değildi. Gergin bir yaydan fırlamış misali işine doğru yol alan insanların dalgınlığı, şehrin vahşi sesleri, ciğer yakan yağ kokusu, Rus pazarının gürültüsü… Herşey yerli yerindeydi.
Yüzüm Rus pazarına dönükken hiç de aşina olmadığım, istasyonun o ritmini bozan bir ses çalındı kulağıma derinlerden.
Ses, giderek yaklaştı. Küçük bir valizdi. İstasyonun taşlarının üzerinde tekerlekleri sanki evrenin en yüksek ve ritmik sesini çıkarıyordu. Kahverengi pardesü giymiş ince, uzun bir genç adam çekiyordu valizi. Ruslara has bir kalpak giyiyordu. O’ydu.
Siyah-beyaz fotoğraf karesi naifliğinde hatırladığım o saniyeden sonra tütün standının önünde durduk.
-Günaydın, bayım!
Yine aynı koca gülümsemeyi görerek başlamıştım güne ve işte o zaman o mekana dair herşey Tanrı’dan gelen müthiş bir işaretle beraber tamamlanmış olmuştu.
estonya, sevgili, yolculuk
Tekrar rotamızın ne olduğunu bilmeden peşine düşmüştüm. Peşine düştüğüm şeyin bütün insanların ömrü boyunca arayıp durduğu bir gerçek mi, yoksa kendisini avutmasını ümit etmesinden ötürü inandığı koca bir kandırmaca mı olduğunu düşünüyordum.
Gitmekten başka yapacak daha iyi bir şeyim yoktu ki gidiyordum muhtemelen.
Çok sonraları Rusya sınırına en yakın ve hatta son durak olduğunu öğrendiğim bir noktada indik. “Tamam, biraz yürüyeceğiz.” derken gözlerinin içindeki o garip ışıktan birazcıktan çok daha fazlasının beklediğini ama bu ironiden çıkarmam gereken anlamlar olduğunu anlamıştım.
Karlar tüm renklerin üstünü çoktan örtmüştü ve ormanın içinden yürüyorduk. Yerlerde karların örtmeye gücünün yetmediği yaban domuzu ve çakalların ayak izleri vardı. Korkmam gerekip gerekmediğini hesaplıyordum. Sırt çantam ağırdı ama omuzlarımdaki yük daha ağırdı. Tehlike anında koşmak istemediğime karar verdim.
Vücudumda oluşan ağrıları görmezden gelmek için yürüme eylemini bir makinanın görevi olarak kafamda kurgulayıp, aynı zamanda milyonlarca şey kafamda geçirerek kendimi oyalamaya çalışmışken 3.5 saat geçmişti ve elektrik ya da suyu dahi görmezden gelerek sadece uyuyabileceğim sıcak bir oda için ona yalvarmak üzereydim.
Sonra bir araba aniden yanımızda durdu ve bizi alarak çok uzaklara götürdü. Uzak kelimesi bile oranın uzaklığı için yetersiz bir kelime idi zira gittiğimiz yerin dünyanın sonu olduğuna dair yemin edebilirdim. Geldiğimiz yerde kendisinden 50 metre ötesinde kendisine ait saunası ve üstü buzla kaplanmış minicik bir gölü olan ahşap bir bungalov bizi bekliyordu.
Ev sıcaktı; geleneksel Eston ocağında yemekler yavaş yavaş pişiyordu; sormadan bir kadeh şarap, bolca kızarmış ekmek ve tereyağ koymuşlardı. Kısacası burası bir yuvaydı ve yaşıyordu.
Alkolün cesaret duvarını yıktığı noktada saunaya girdik. Saunada oturmaya başladığım ilk beş dakika içerisinde küçücük bir kız çocuğu misali “Burası cehennem gibi.” diye mızmızlanıyorken ilerleyen saatlerde saunadan çırılçıplak dışarıya koşup buz tutmuş gölün buzlarını büyük bir gürültüyle kırıp suyun derinliğine sürüklenirken aklımın iplerini elimde tutmak için uğraşıyordum.
Gölden koşarak yine saunaya girdiğimde ve terlemekten bir süre sonra şelale gibi çağlayacağımı düşündüğüm anda içeriyi aydınlatmaya karşı isteksiz olan mumun ışığında önümde diz çöktü. “Hala cehennemde olduğunu mu düşünüyorsun?” dedi. “Peki, başlarda öyle olduğunu düşündüm ama şu anda gerçekten cennetteyim.” dedim biraz çekingen. Tam yanında duran buzlu suyla dolu kovadan ince uzun elleriyle su alıp yüzümü yıkadı. Narin ellerinin asırlar boyu yüzümde kalması için dua ederken bunu defalarca tekrarladı ve “Ben buradan çıkıyorum ve sen de fazla kalmasan iyi edersin.” diyerek kendini dışarı attı.
Yeterince cesaretimi toplayarak kendimi dışarı attım ve sadece gölden yansıyan ay ışığı ile aydınlanması yüzünden zifiri karanlık olan çimenlikte onu düşüncelere dalmışken buldum. Oturmuş sessizliği dinliyorduk, belki de birbirimizin düşüncelerini dinliyorduk. Toprak ıslaktı. Çırıl çıplaktık. Üşüyorduk. Başımı dizlerine yasladım sadece. Hiç bir anlam aramadan. Ondan hiç birşey beklemeden. Sadece onun dizlerinde bir saniye kalıp sonra geceye devam edecektim. Sarıldı bana. Sardı, sarmaladı beni. Hayatımın en şevkatli birkaç dakikasını yaşattı bana.
Gecenin sonunda metrelerce uzunluktaki bir film şeridine makas atılmış misali uyumuşuz. Sabahın ilk ışıkları belirdiğinde yüzü yüzümde uyuyordu. Kalbim kalbinde uyumaya devam ettim.
“Beni şaşırtamaz.” demiştim ama bu sefer yanılmışım. Beni şaşırttı ve çıkarmam gereken anlam bu idi.
estonya, hayat, sevgili, yolculuk
Järva
26 09 2011
Kazıyorum.
Kazıdıkça düşünceler ortaya çıkıyor. Öğür öğür olmuş düşünceler. İç içe geçmiş. Birbirini kovalayan.
Elimde neşterle kazıyorum.
Düşünmem bitmiyor. Şu elimdeki neşterle kimler kimlere hayat vermiştir acaba? Ben kendimi mi öldürüyorum?
Kapının üstündeki çağla yeşili boyayı kazıyorum. Altından beyaz boya çıkıyor. Onu da kazıyorum.
Boyasını kazıdığım kapı, 17. Yüzyıldan kalma imiş. “Annem beni görse gurur duyardı. Ne de olsa restoratör olarak çalışmamı isterdi.” diye düşünüyorum. Kazımaktan korkuyorum bir taraftan. Korktuğum şey kazırken kapıya zarar vermek mi, yoksa kazırken kendime zarar vermek mi bilemiyorum. Düşünmüyorum. Kuvvetli bir sesin için o harmonik harekete kaptırıyorum kendimi.
Kazıyorum. Saatler, günler boyu.
Kendimi bir tavan resmini örten alçıları kazırken kızağın üstünde buluyorum. Saatlerce, günlerce kızakta çalışıyorum duvar resminden küçücük bir alan ortaya çıksın diye. Michelangelo, Cappella Sistina’nın tavan resmini yapabilmek için bilmem kaç ay yattığı yerde çalışmış. “Eski okulumda da yattığı yerden çok şey başaran ne insanlar vardı b’olm!” diyorum içimden ve art-niyetim için kendimi kınıyorum.
Kazıyorum. Kollarımda derman kalmamış, ağzımı açıp kendimi anlatmaya kelimem yetmemiş.
“İçindeki hayvanı terbiye et, aç gözlüyü öldür.” demişti bana. Sakinleşiyorum. Sabrımı kazanıyorum.
Kazıyorum. Kendimi öldürürcesine.
Geçmişimi kazıyorum. Önce düşüp, yere çarparak yükseldikten sonra yörüngeme oturuyorum. Buradayım.
estonya, resim, restorasyon, yolculuk
Aylar öncesinden kafamda kurmaya başlamıştım. Ağacın kurdunun kendini kemirmesi gibi varoluş sebebimi arayışım beni kemiriyordu. Yumurta kapıya gelip, dayandığında nasıl bir halet-i ruhiye içerisinde olacağımı hesaplamaya çalışıyordum.
Acaba anneme son kez sarılırken çok ağlar mıydım ya da son bir kez de olsa arkama dönüp bakar mıydım?
Oysa ki ben kök salmak niyetinde olmayan bir insanım ve doğasıyla birisi, birşeyler ya da bir yerlere bel bağlıyor olmak da kafamı kurcalamıyor değildi.
Kendimle çelişirken ve bu çelişkiye rağmen hala aynı sorular, saniyeler içinde aklımdan defalarca kez geçirirken günü gelmişti.
Evet, anneme sarılırken ağladım. Ama birazdı ve hepsi o kadardı. Öte yandan o ana kadar dahi gideceğime inanmıyordum.
Giderken geride bıraktığım şey çok. Giderken kaybettiğim şey çok. Giderken vazgeçtiğim şey çok. Giderken bıraktığım ben, herşeyden çok.
Bütün yol boyunca çocuklar gibi tepine tepine ağlamaktan korkuyordum fakat o anlamsız ve yersiz sakinlik, dinginlik halimden anladım ki onca zamandır kaybettiğim, kaybetmeye yüz tuttuğundan vazgeçtiğim, hesapsızca gözden çıkardığım herşey önceden hesaplanmış; planlar çoktan tamamlanmış ve geriye sadece yaşanması gereken şeyler kalmıştı. En sonunda taşlar yerine oturmuştu. Bu yüzdendir ki kime “Gidiyorum.” dediysem “En sonunda!” cevabını tereddütsüz almıştım.
Gün batımına doğru hızlıca at süren Kızılderililer’in durup ruhlarının yetişmesinin aksine ruhum, olması gerektiği yere önceden varmıştı.
Yaşarkenden ziyade yazarken zorlandığımı fark ediyorum. Buraya gelmeden kırk tilkinin kuyruğunu değdirmeden hesaplayıp hatim ettiğim bir çok şeyi burada umarsızca geçiştirip rafa kaldırdım.
Ne burda kalmaktan, ne de dönmekten değil; döndüğümde geride bıraktıklarımı tekrar sırtıma yüklemekten korkuyorum.
fizy
estonya, yolculuk
Hani insanların içinden içinden, ta derinlerden konuşup da neresinden geldiğini anlayamadığı; benimse çoğu zaman toraman bir insan olmamdan dolayı midemin gurultusu diye geçiştirdiğim bir iç sesi vardır ya; işte o bende çok konuşuyor ve bu yüzdendir ki klip çekilmesi vesilesiyle sarı buklelerinin arkasından ışık verilmek suretiyle bir korku filmi öğesi haline gelmiş Soner Arıca kadar derbeder hissediyordum kendimi.
Bu iç sesi yaptığım seyahatler esnasında kendimle başbaşa kalıp yine kendimi dinlediğimden dolayı bolca duyuyordum fakat otobüste yapılan onca ikrama rağmen gurultusunun geçmemesine anlam veremiyordum.
Bana sunulan imkanları hayvanlar gibi sonuna kadar kullandım. İmkanlarımı kullanmakla kalmayıp kendimi de tükettim. Şimdi ise elimde hiçbir şey kalmadığımdan dönmüş götümü avuçluyorum. Hatta bu evreyi de geçtim artık; kendi kendimi yiyip bitiriyorum.
Daha da yiyip bitirmemek için kendimi dinlememeye karar verdim ve bunun için aklıma dahiyane bir şekilde müzikle bu iç sesi bastırma fikri gelmişti ki sike sürülür aklım olmadığını farkettim.
Engin bir müzik zevkim ve düşündükçe soluk borusunu tıkanacak kadar sorunum varken öyle bir şarkı listesi oluşturmuşum ki emmioğlunun karşısında rakı içen Ferdi Tayfur gibi efkarlandıktan sonra kulaklarda patlayan bir senfonik metal grubunun konser kaydı ile pençelerimi ön koltuða geçirip toynaklarımla yere vurur hale gelmiştim.
Müzik dinlerken Türk ekonomisini para-çokomel dengeleri tablosu misali inişli-çıkışlı ruh halim yüzünden çizdiğim tablo yüzünden birçok çevre tarafından cinnet getiriyorum olarak kabul görmem ve bu yönde muamele edilmesi yüzünden bundan da vazgeçtim. (haliyle)
Müzik dinlemenin verdiği korkunç sancıdan usanarak daha değişik şeyler denemeye başladım. Artık Güneş’te kalmış camış misali otobüste uyumaya başladım bu aralar fakat onun da bazı sakıncalarını gördüm.
Şudur ki; artık uykum motorun sesiyle senkronize bi şekilde geliyor. Bu da şehirlerarası otobüsler dışında şehiriçi taşımacılık yapan otobüs, tramvay, el arabası gibi her türlü araçta da uyumama sebep oluyor.
Uyurken cama kafa atıp yumurta misali çatlatmanın yanı sıra, türlü çeşit problemlerle karşılaşmıyor değilim.
Herşeyden önce ben uyurken kükreyebilen bir insanımdır ki tam kafamın hafifçe yana düştüğü sırada ağzımdan çıkan horlama sesi ile kendime geliyorum. Bu noktadan sonra bolca burnumu çekiyorum ki insanlar aslında o sesin burnumdan geldiğini sansınlar…
Uzun yolculuklar için daha farklı aktiviteler bulmalıyım.
müzik, uyku, yolculuk