May
21

Çilekli Haribo kötüdür

Ben küçükken öyle Haribo’dur, altın ayıcıktır, bronz öküzcüktür bilmezdik. O yıllarda daha Haribo denen kavam ile müşerref olmamıştı anadolu topraklarının bıyığı terlememiş yağız delikanlıları ve memeleri ağrımaya başlamamış gül kokulu kızları. Zaten müşerref olsak ailem fasfakirdi; alamazdı.
Bir çocuğun en doğal ihtiyaçlarından olan Haribo mucizesiyle sekiz yaşımdayken yıllık izni için Almanya’dan Türkiye’ye gelen dayım sayesinde tanışmıştım. Eve vardıkları gün bavulların boşaltılması aşamasında dayımın yüzünden “muhteşem dayı” ifadesiyle tutuşturduğu torbadan çeşit çeşit çikolata ve o muteşem rengine bürünmüş çilekli Hariboların bir kiloluk paketi çıkmıştı.
Ben gayet görmemiş bir çocuk olduğumdan bayramda başucuna kırmızı rugan ayakkabılarını koyan çocuklar misali başucuma koymuş olduğum kiloluk çilekli Haribo paketinden annemlerin beni uyuduğumu sandığı bir vakitte tırtıklamaya başlamıştım ve nasıl olduğunu anlamadan da paketin dibini bulmuştum.
Sabaha karşı müthiş bir karın ağrısıyla uyandığım gibi, her karın ağrısı çeken mızmız çocuk gibi zırıldayarak evdekileri uyandırmıştım.
Midemden adeta yükselen alev topuyla tuvalete koşturduğumda kafamı dahi yerinde tutamadığımdan dolayı belime kadar olan saçlarımı annem bileğine dolamıştı. Birden bir fışkiye misali kusmamla rahatlamıştım. Mamafih kusmuğum pamuk helva renginde idi…
İşte bu, çilekli Haribo’yu kendi kitabımda afaroz edişimin öyküsüdür…

Kitleleri Peşinden Sürükleyen Kişi

Apr
30

Bir simit diliyorum, Tanrı’dan insanlara

Emekçi Bayramı olgusuyla yeni yeni tanışacak biri olarak bu günü öğrencilerin “Cumayı da birleştirdik mi al sana üç gün tatil!” işlevselliği ile kullanacağından bihaber durumda bugün Bursa-Eskişehir asfaltı üzerinde tam üç saat boyunda otobüs bekledim.
Otobüsün birinde yer bulup sevinç gözyaşları içinde yerime otururken sırt çantamın ve Lumen’in kafesinin sırtımda ve omzumda yaratmış olduğu ağrıdan kurtulmanın yarattığı umursamaz tavır zamanla yerini açlığa bıraktı.
O vakit farkettim ki otobüse binme arzusu ve buna vakıf olamama olayına o kadar kanalize olmuştum ki sabah Japon bey’le yaptığımız bir buçuk (yazıyla 1.5) simidin keyfinden bu yana birşey yemiyordum mamafih midemi ihmal etmekteydim.
Otobüs bulmaya kendimi o kadar odaklamıştım ki gelecek olan otobüsün nasıl olduğu beni pek de enterese etmemekteydi. Demem o ki, otobüs Iğdır istikametinden memelekete doğru gelen bi otobüs olabilirdi; sıradan araçlarda “Lütfen cep telefonlarınızı kapatınız ve koltuklarınızı dik konuma getiriniz.” şeklinde anonslar yapılırken bu araçta “Lütfen ayakkabılarınızı çıkarmayın ve kuruyemişlerinizin kabuklarını yerlere atmayınız.” olabilirdi; otobüse keskin bi peynir kokusu da hakim olabilirdi fakat o saatten sonra otobüsle A şehrinden B şehrine gitmeyi amaç edindiğimden bunun pek bir önemi yoktu.
O durumda benim için önemi olan tek şey vardı ki o da karnımın açlığıydı. Çantamdan çıkarıp yemeğe koyulduğujm sabah keyfinden kalma susamlı yarım simit nihayetine erdiğinde torbanın dibinde kalan susamları parmağımla toplayıp yemeğe çalışırken kendime nasıl acıdığımı tarif dahi edemem.
İşte o derin ve elemle karışık kendime acımadan mütevellit, “Bir melek diliyorum, Tanrı’dan insanlara. Aç, susuz, yuvasız…” diyerek kollarını dağa, taşa karşı iki yana açmış bir Rafet el Roman misali otobüsün içinde Bursa’nın dağına, taşına karşı kollarımı açmış yarım bir simit daha dilerken adeta kafamın üstünde Edison icadı bir ampul yandı.
Geçen hafta dedemin dudağının kenarında pis bir gülümseme ile çantama tıktığı çikolata ve jelibonlar geldi aklıma. Geçen hafta bunu yaptığı vakit dedemin çıldırmış olduğunu düşünürken top şeklindeki çikolataları ağzıma üçerli beşerli tıkarken dedemin huysuz ihtiyar imajının altında yatan hala çocuk kalmış yanına hayranlık besledim…

Not: Hiç bir keyif, sevgiliyle beraber şehrin işlek caddelerinden birinin banklarının üstünde yağmur altında mataradan bardağa boşaltılan sıcak kahve eşliğinde yenen simit – üçgen peynir keyfinin yerini tutamaz. Teşekkürler sevgilim…

Göğe Atılan Bakış , , ,

Mar
14

Su çirkindir

Ben hiç su içmem. İçmem dediysem hakikaten hiç içmiyorum. Zaten tadı da hiç güzel değil. Sürekli olarak sıvı ihtiyacını çay, kahve, gazoz, meyve suyu tüketerek gideren ve sebeple 45 yaşında iken ön dişlerinin gedik olacağı gerçeğinin altına imza atmış bir insan olarak evime en son ne zaman şişe ile su aldığımı hatırlamıyorum. Sanırım hiç bir zaman almadım zira evime şişe ile girmiş olan su, benim evimde birkaç günlüğüne götünü serecek olan misafirin susuzluktan kuruyup bitmesine isyan olarak misafir tarafından alınmış olandı…
Zira bu günlerde suya karşı değişik şeyler gelişti içimde… Ömrü billah susuz kalmaya bünyem isyan ettiğinde midir; yoksa öle yazdığımdan mıdır bilemiyorum fakat kilometrelerce yaylalarda koşturup daha sonra yalağın başında soluklanmaksızın su içen camışlar gibi su içiyorum.
Bardak bardak, damacana damacana, kova kova…

Kitleleri Peşinden Sürükleyen Kişi

Feb
16

Ermiş abla

Japon beyler yeni bir daireye taşındılar gün itibariyle. Ben de ortalıkta dolaşmak ve yerine yerleşen kanepede uymak suretiyle kendilerine yardım ettim.
Taşınmanın ritüelllerinden biri olarak bulabildiğimiz en acaip lokantadan lahmacun yedik.
İnsanın yediklerinin çıkardığı gazın kokusu vasıtasıyla tespit edilebilmesi ne garip bir durum…
Sanırım saçım az daha beyaz olaydı, gaz çıkarma esnasında bariz bir şekilde koltuktan havalanmam yüzünden ermiş nine muamelesi görebilirdim…

Kitleleri Peşinden Sürükleyen Kişi , ,

Feb
8

Baharatlısı iyiydi

Anneannem ve dedem çok şahsına münasır insanlardır. Kendime has olan über-çekilmez huysuzluğumun temellerimi onlardan aldığımı söyleyebilirim. Her emekli gibi onlar da 24 saat aynı evde olmanın verdiği iç sıkıntısıyla birbirlerine sardırır ki ortaya yeme de yanında yat kıvamında kavgalar çıkar:
Gecenin 11′inde çalan telefonun sesiyle irkilmiştik. İrkilmiştik çünkü özellikle bu saatlerde çalan sesiyle irkiliriz çünkü saat 10′dan sonra çalan telefonlarda “Bu saatten sonra acil birşey olmadıkça aranmaz.” mantığını güden annem huysuzlanır. İrkiltir…
Telefondaki ses, anneannemindi: “Hemen gelin.” dedi.
Anneanneme ye da dedeme birşey olduğu endişesiyle ve bu endişeden doğan stresten dolayı kakanın karnımızı sıkıştırmasıyla onlara gittik.
Gittiğimizde ikisinde de surat iki karıştı. Küsmüşlerdi.
Daha ne olduğunu anlayamamışken iki ayrı kase geldi önümüze. Ağzımızı bile açmaya fırsat bulamamışken gecenin kilit sorusu soruldu:
“Hangi zeytin daha güzel?”
Gecenin o saatinde sıcak evinden yürek pırpırlanması ile kalkıp gelmiş olmamızın aptallağını henüz atamamışken anneannem kavganın çıkış noktasını açıklayarak bizi nurlara gark eder:

Deden pazara gittiğinde bir kilo zeytin aldı. Ben yarısını limon ve zeytinyağlıyaptım. O ise, baharat ve zeytinyağlı yaptı. Bir türlü anlatamadım limonlunun daha güzel olduğunu…

Bir Sevda Masalı ,