Evini gezdiriyor bana. “Eğer kalmaya karar verirsen şurası odan olacak.” diyor bana. Odaya bakmak bile aklıma gelmiyor. Kapıları açıp kapatıyor. Diğer odaları gösteriyor. Ev arkadaşlarıyla tanıştırıyor. Kimin umurunda? Suntadan bozma mutfak tezgahına yaslanmış beraber sıcak şarap içerken karar veriyorum. Ben onu alıp başka bir gezegene kaçacağım.
Kırmızı bir kazak giymiş. Gözleri dalgın ve mavi. Saçları yine karışık. Hep karışık. Kafam karışık.
Uzun zamandır cevabını aradığım bir sorunun yanıtını bulmuş gibiyim. Tekrar dönüp bakamayacak kadar yorgun, zafer kazanmış, yılgın, bir o kadar da huzurlu ama “ya sağlamasını yaptığımda yanlış çıkarsa?” korkusu içindeyim.
ev, sevgili
Kırık
23 01 2012
Kapı çaldı. Pek dikkate almadım. Baktım, girmiş içeri. Tanımıyordum bile.
Üstü, başı kir pas. Üstü, başı savruk. Üstü, başı üzülmüş. Ayakkabılarıyla girmiş içeri. Yerler çamur, çer, çöp. Ne varsa içeri taşımış. Beklentilerini taşımış. Yaşanmışlıklarını taşımış. Üzüntüsünü taşımış. Leş gibi üzülmüş.
Çöktü mutfaktaki derme, çatma masaya. Kalbini gösterdi bana. “İşte tam buradan kırdılar.” dedi. Çay koydum içi çaydan leke olmuş seramik fincana. “Sen içedur.” dedim.
Aldım kalbini. Yıkadım, pakladım. Kiri, pisi aktı. Silkeleye silkeleye kuruttum. Kırığını yapıştırdım.
“Al bunu.” dedim. “Al bunu. Yerine koy ama dikkat et, aynı yerden kırmasınlar.”
Sevindi gariban.
Çayını içmemiş. Lavaboya döktüm, gitti. Ondan son kalan şey de böylelikle gitti.
sevgili, sıkıntı
Birşeyi çok istediğimizde evrenin bizim için çalışacağına ve dolayısıyla isteğimizin gerçekleşeceğine inanacak kadar altyapısız bir romantiklik içinde değilimdir fakat kendimi istemekten alıkoyamıyordum ve bunun çabamın karşılığında Tanrı’dan tek bir işaret beklemiştim günlerce.
Rus Pazarı’nda oturmuş, düşünüyordum. Öyle ya, ne zaman biraz nefes almaya ihtiyacım olsa kendimi orada buluyordum ve görünüşe bakılırsa bu aralar pek nefes alamıyordum. Meyve ve sebze tezgahlarının arasında dolaşıp, et reyonlarında yeterince midemi bulandırdıktan sonra şehrin en ucuz kahvesini satan cafede düşüncelere dalıyordum. Yine komadan sonraki ilk nefes gelen kahve molamda Tanrı ile tek bir işaret için karşılıklı pazarlık ediyordum adeta. Umutlanmakla umutlanmamak arasında bir noktadaydım.
Gerçek bir Noel görmek ümidiyle Tallinn’e doğru hareket ettiğimiz sabah günışığı bizden çok uzaklardayken şakayla karışık pazarlığımı yenilemiştim. İçimde umuttan en ufak bir kırıntı dahi yokken içimdeki fırtınaya karşı koyamadan sürüklenmemden ötürü bu tatsız şakayı sürekli yeniliyordum.
Tallinn’de trenden indiğimizde istasyon çok tanıdıktı ama yeni yeni aydınlanmaya başlayan sabaha aşina değildim. Daha önce de sabahı burada selamlamıştım ama “Birşeyler eksik.” demekten kendimi alamıyordum.
Benim için birşeyler eksik ve doğasıyla farklı iken diğer insanlar için her sabahki rutininden farklı değildi. Gergin bir yaydan fırlamış misali işine doğru yol alan insanların dalgınlığı, şehrin vahşi sesleri, ciğer yakan yağ kokusu, Rus pazarının gürültüsü… Herşey yerli yerindeydi.
Yüzüm Rus pazarına dönükken hiç de aşina olmadığım, istasyonun o ritmini bozan bir ses çalındı kulağıma derinlerden.
Ses, giderek yaklaştı. Küçük bir valizdi. İstasyonun taşlarının üzerinde tekerlekleri sanki evrenin en yüksek ve ritmik sesini çıkarıyordu. Kahverengi pardesü giymiş ince, uzun bir genç adam çekiyordu valizi. Ruslara has bir kalpak giyiyordu. O’ydu.
Siyah-beyaz fotoğraf karesi naifliğinde hatırladığım o saniyeden sonra tütün standının önünde durduk.
-Günaydın, bayım!
Yine aynı koca gülümsemeyi görerek başlamıştım güne ve işte o zaman o mekana dair herşey Tanrı’dan gelen müthiş bir işaretle beraber tamamlanmış olmuştu.
estonya, sevgili, yolculuk
“Hadi anlat.” dedi biraz ürkerek. Boş şişelerin arasından dolu olan votka şişesini buldu ve her ikimiz için birer bardak hazırladı. Sakindi. Mutfak tezgahında oturmuş yukarıdan yaptığı herşeyi dikkatle izliyordum. Emindi ki bir o vardı; bir de ondan başka bir o vardı ve ona kimse dokunamadığı, belki de kimse bunu anlamadığı için içi rahattı. Ona dokunamayacağımdan emindi. “Bazen küçük bir erkek çocuğu gibisin. Çok hassasın.” dedim. Gözlerini dolu dolu olmuş şekilde aniden yüzünü bana çevirdi. Hiç bir şey demedi; diyemedi.
Saatler sonra elimizde biralarla köhne bir barda sohbet ediyorken aniden sordum. Yüzündeki o kocaman gülümsemesi söndü. Neden bu hassas yanını saklama ihtiyacı hissediyordu? Evrendeki tüm havayı ciğerlerine doldurarak güç bulmaya çalıştıktan sonra dedi ki: “Cevap çok basit. Çünkü ben bir erkeğim ve…” “Ve” dedim. “Kadınlar bu yanını farkettiklerinde bunu kullanıyorlar.” “Doğru.” diyebildi sadece.
Dalgın gözlerle gözlerime baktı. Cesaretine hayran kalmamak elde değildi. Kafamızı başka yönlere çevirdik aynı yöne bakıyor olsak da.
sevgili, sıkıntı
Tekrar rotamızın ne olduğunu bilmeden peşine düşmüştüm. Peşine düştüğüm şeyin bütün insanların ömrü boyunca arayıp durduğu bir gerçek mi, yoksa kendisini avutmasını ümit etmesinden ötürü inandığı koca bir kandırmaca mı olduğunu düşünüyordum.
Gitmekten başka yapacak daha iyi bir şeyim yoktu ki gidiyordum muhtemelen.
Çok sonraları Rusya sınırına en yakın ve hatta son durak olduğunu öğrendiğim bir noktada indik. “Tamam, biraz yürüyeceğiz.” derken gözlerinin içindeki o garip ışıktan birazcıktan çok daha fazlasının beklediğini ama bu ironiden çıkarmam gereken anlamlar olduğunu anlamıştım.
Karlar tüm renklerin üstünü çoktan örtmüştü ve ormanın içinden yürüyorduk. Yerlerde karların örtmeye gücünün yetmediği yaban domuzu ve çakalların ayak izleri vardı. Korkmam gerekip gerekmediğini hesaplıyordum. Sırt çantam ağırdı ama omuzlarımdaki yük daha ağırdı. Tehlike anında koşmak istemediğime karar verdim.
Vücudumda oluşan ağrıları görmezden gelmek için yürüme eylemini bir makinanın görevi olarak kafamda kurgulayıp, aynı zamanda milyonlarca şey kafamda geçirerek kendimi oyalamaya çalışmışken 3.5 saat geçmişti ve elektrik ya da suyu dahi görmezden gelerek sadece uyuyabileceğim sıcak bir oda için ona yalvarmak üzereydim.
Sonra bir araba aniden yanımızda durdu ve bizi alarak çok uzaklara götürdü. Uzak kelimesi bile oranın uzaklığı için yetersiz bir kelime idi zira gittiğimiz yerin dünyanın sonu olduğuna dair yemin edebilirdim. Geldiğimiz yerde kendisinden 50 metre ötesinde kendisine ait saunası ve üstü buzla kaplanmış minicik bir gölü olan ahşap bir bungalov bizi bekliyordu.
Ev sıcaktı; geleneksel Eston ocağında yemekler yavaş yavaş pişiyordu; sormadan bir kadeh şarap, bolca kızarmış ekmek ve tereyağ koymuşlardı. Kısacası burası bir yuvaydı ve yaşıyordu.
Alkolün cesaret duvarını yıktığı noktada saunaya girdik. Saunada oturmaya başladığım ilk beş dakika içerisinde küçücük bir kız çocuğu misali “Burası cehennem gibi.” diye mızmızlanıyorken ilerleyen saatlerde saunadan çırılçıplak dışarıya koşup buz tutmuş gölün buzlarını büyük bir gürültüyle kırıp suyun derinliğine sürüklenirken aklımın iplerini elimde tutmak için uğraşıyordum.
Gölden koşarak yine saunaya girdiğimde ve terlemekten bir süre sonra şelale gibi çağlayacağımı düşündüğüm anda içeriyi aydınlatmaya karşı isteksiz olan mumun ışığında önümde diz çöktü. “Hala cehennemde olduğunu mu düşünüyorsun?” dedi. “Peki, başlarda öyle olduğunu düşündüm ama şu anda gerçekten cennetteyim.” dedim biraz çekingen. Tam yanında duran buzlu suyla dolu kovadan ince uzun elleriyle su alıp yüzümü yıkadı. Narin ellerinin asırlar boyu yüzümde kalması için dua ederken bunu defalarca tekrarladı ve “Ben buradan çıkıyorum ve sen de fazla kalmasan iyi edersin.” diyerek kendini dışarı attı.
Yeterince cesaretimi toplayarak kendimi dışarı attım ve sadece gölden yansıyan ay ışığı ile aydınlanması yüzünden zifiri karanlık olan çimenlikte onu düşüncelere dalmışken buldum. Oturmuş sessizliği dinliyorduk, belki de birbirimizin düşüncelerini dinliyorduk. Toprak ıslaktı. Çırıl çıplaktık. Üşüyorduk. Başımı dizlerine yasladım sadece. Hiç bir anlam aramadan. Ondan hiç birşey beklemeden. Sadece onun dizlerinde bir saniye kalıp sonra geceye devam edecektim. Sarıldı bana. Sardı, sarmaladı beni. Hayatımın en şevkatli birkaç dakikasını yaşattı bana.
Gecenin sonunda metrelerce uzunluktaki bir film şeridine makas atılmış misali uyumuşuz. Sabahın ilk ışıkları belirdiğinde yüzü yüzümde uyuyordu. Kalbim kalbinde uyumaya devam ettim.
“Beni şaşırtamaz.” demiştim ama bu sefer yanılmışım. Beni şaşırttı ve çıkarmam gereken anlam bu idi.
estonya, hayat, sevgili, yolculuk
Fal
13 12 2011
Kar yağıp yağmamak arasında kararsız kaldığı gecelerde zifiri karanlık sokakları arşınlıyordum ve evrendeki karadelikten farksız bir şekildeydi zihnim. Üzgündüm esasında ama neye üzüldüğümü bile unutmuştum. Ağlayabilsem sanki iyi gelecekti. Çorap söküğü gibi gidiveren kader kaldığı yerden yoluna devam edecek; ben hayata dönecektim ama ağlamayı bile unutabilmiştim.
Asırlar boyu canımın ne yaktığını dahi hatırlayamadığım halde bu halet-i ruhiyede devinimsiz kalacağımı düşünürken birşeyler iyi gelmeye başladı. Önce küçücük bir kadın, sonra hiç ummadığım uzakta olan ve yıllardır yüzünü dahi görmediğim dostlarım sonra bir adam, ve sonrasında da çokça kadın… Kimisi sadece tebessüm ettirdi, kimisi gözlerimden yaş gelene kadar kahkahaya boğdu, kimisi ağlattı ya da kimisi sarıp sarmalayıp ruhunun içine soktu ama hepsi iyiydi.
Karın Tartu’yu ziyaret etmeye karar verdiği ilk gece belki de dünyanın en huzurlu ve en sıcak evlerinden birinde birkaç kadın toplandık. Herşey yabancıydı bana. Masa etrafında toplanan kadınlarf yabancıydı. Kadınların konuştuğu dil yabancıydı. Etrafında toplandığımız antika ceviz masa yabancıydı. Masanın üstündeki yiyecekler yabancıydı. Bütün bu kafalar bana yabancıydı. Fazlaydı.
Sonra zamanla dışarıda lapa lapa yağarak şehri inatçı bir şekilde örten kara inat masa etrafında toplanan onca kadının sıcak sohbetinin içinde eridiğimi farkettim. Hepimiz bir diğerimize yabancıydık ama ait olmamız gereken yere karşın mesafelerimizden dolayı birbirmizden yana duruyor ve bir diğerimizin kalbine dokunmaya çaba harcıyorduk.
O gece herşeyin bana yabancı olduğu noktada masa etrafında toplanan bütün kadınların önüne bir fincan Türk kahvesi koydum. Kahvenin sonunda herkes içinde bir umudun yeşermesi hevesiyle fallarını kapatırken artık herşey bana aşina idi.
Sonra herkes kahve falı ile tanışıyor olmanın ve bunu çok mistik bir hadise zannediyor olmanın gerginliğiyle kendilerini örseledikleri noktada, tam da karşımdaki kadına palavra uydurmak için kendimi hırpalıyorken ve tam da beni dünyanın en mistik ve hatta gizemli, dolayısıyla en zeki ve bilge kadını zannediyorlarken Tanrı bir kez daha o şakacı yönünü bize göstererek elektrikleri kesiverdi. Masadakilerin çoğunun kalp krizi geçireyazdığı esnada bu ikinci şakasından ötürü Tanrı’nın gerçekten varlığı için yemin edebilirdim. Her zaman olduğu gibi dünyanın en saçma ve gülünç anlarından birinin ortasında kalmıştım.
Sıra benim kaderimi anlatmaya geldiğinde bardağımı Kadri’nin ellerine teslim etmiştim. Herkes duyduğu olumlu cümlelerle rahatlamış ama hala o mistik havanın gerginliğini üstlerinden atamamışlardı. Ben ise duyacağım cümleleri zaten biliyordum ve şaşırmadım.
Bir ormanın ortasında duruyorsun. Sana bu orman iyi gelmiş. Otlar var boyunca ve hepsi soğuk, serin hissi veriyor. Ellerinle otları ayırarak karşıyı seyrediyorsun ama oraya gitmeyi canın istemiyor. Sıkıntıdasın. Hayır, bu sıkıntı değil. Acı verici ve bunu sen gerçekten yaşıyorsun.
arkadaş, melis, sevgili, sıkıntı
Bir ilişki içerisinde yaşanabilecek en anlam verilemez arızaların toplamına sevgilinin eski sevgili adı verilebilmektedir. Bu noktada arızadan kasıt iyiyi ya da kötüyü işaret edebilmekle beraber sevgilinin eski seviglisinin doğurmuş olduğu durumlar ancak ve ancak deneme – yanılma yöntemi ile kaydedilebilmektedir. Demem odur ki; sevgilinin eski sevgilisinin sergilemiş olduğu her şahane hareketin anımsanması sizin biraz daha ötelenmenize yol açabilir veyahut sevgilinin eski sevgilisinin yerine getirdiği her sinir bozucu hareketi sizin tekrar etmeniz karşısında sevgilinin içindeki yeşil dev uyanabilir. Cicim ayları olarak adlandırılan dönemde sevgili, adeta aşk için oku ile nişan almış bir Eros ya da Afrodit’ten hallice iken zaman ilerledikçe okun kazık kısmını size saplamaya çalışan minyatür bir zebaniye dönüşebilir. Tabii ki olayları karamsar yanından algılamayı bir kenara bırakıp bu Eros ya da Afrodit’in aşkıyla sizi oklarıyla vurarak kevgire çevirebileceğini de varsayabiliriz. Kısacası sevgilinin eski sevgilisi sizin hayatınızda yol, su ve elektriğe dönüşmüş bir izdüşümüdür. Astrologlara göre 12 burç vardır ve ana 12 tip insanı belirler. Kabaca bir hesapla 12 yükselen burçla 144 tip insan olduğunu söyleyebilirim. Bu sayıdan yola çıkarak aptalca bir espiri yapmak için 40 sayısına ulaşabilir ve MHP’nin 40. yılını kutlayabilirim ama ne astrolojiye kafayı takmış salak kızlardan; ne de 40 sayısına ulaşabilecek zekilerden değilim fakat kabaca hesaplarla milyarlaca insanlar ve dolayısıyla milyarlarca çeşit olduğunu söyleyebilirim. Sevgilinin tepkilerini bilebilmek ise adeta bir Nostradamus öngörüsü gerektirir; dolayısıyla bu, biraz da kumar oynamaya benzer.
Bundan tam bir sene önce zamanın sevgilisi ile açmış olduğum blogda yazılmış bu yazıya baktığımda hayatımda olan değişiklikler başımı döndürüyor. Artık ben de bir eski sevgiliyim ve doğasıyla en nefret edilenim.
Aslında olan biten herşeyin bir sebebi vardır mamafih herşey de olacağına varır.
sevgili
Günün ilk ışıkları dahi sanki hiç yüzünü gösteremeyecekmiş sanrısı yaratacak kadar bizden uzakken çıktık yola. Geride bıraktığımız şehir ıslaktı ve nereye gittiğimi dahi bilmeden sanki ona boyun eğercesine peşine takılmıştım. Gidiyorduk. Tren sarsılıyordu. Ben trende saatler boyu düşünerek sarsılıyordum. Trenin nereye gittiğini bilmiyordum. Hayatımın nereye gittiğini bilmiyordum.
Vardığımız şehir gürültülüydü. İşine yetişmeye çalışan insanların rutinliği ve kurulmuşluğunun yarattığı vahşilikle kuşatılmıştık. Otobüsler yanımızdan hızla geçiyordu, tramvay olağan rotasında akıp gidiyordu. Önünde durduğumuz Rus Pazarı’ndan içimi bayan sucuk kokuları, Gürcü Fırını’ndan ise kızartma yağının yakıcılığı bizi yalayıp geçiyordu. Şehir hırlıyordu adeta bize.
Rotamızı okyanus kıyısına doğru yönlendirmeye karar vermiştik. Birkaç saat içerisinde okyanusu görmeyi hayal ediyordum.
Tam da o anda birşeyler söylememiz gerekircesine birbirimize baktık. Birşeyler arıyor gibiydik. Uygun kelimeleri arıyorduk belki de. Gözlerimizin derinliklerinde birşeyleri, çekmecelerin derinliklerine hapsedilmiş ve en uygunsuz zamanda karşımıza çıkıveren can yakıcı hatıraları, aylar önce üzerimizden çıkarıp kenara koyduğumuz inançlarımızı arıyorduk sanki. Belki de sadece birbirmizi aradık.
Trafik durdu. İnsanlar yeryüzünden silindi gitti. Kedilerin böğürmesi durdu. Şehirin hırlaması kesildi. Evren ayaklarımızın altından kaydı.
Okyanusun hayaliyle zihnimi doldurmuşken mavi gözlerinin içindeki sonu olmayan okyanusla karşılaşmıştım. Telaşlıydım. Paniğe kapılmıştım. Okyanustan çıkıp gelecek vahşi bir hayvan tarafından kuşatılmaya açık bir haldeydim. Kendim için tehdit oluşturuyordum besbelli.
Asırlar boyu sanki birbirimizin gözlerinin içine bakmışken aniden bembeyaz tek bir kar tanesi telaşlı bir şekilde aramızdan süzüldü ve toprağa düştü.
“Bu, yılın ilk kar tanesiydi.” dedi gözlerini ait olduğu yerden almadan. “Evet” dedim ama o kadar tiz bir sesti ki yarattığımız o boşlukta tıpkı o kar tanesi gibi eriyip kayboldu sanki ona varmadan.
Kaşlarım keman gibiydi. Hayat gazino sahnesiydi; ben de perde arkasından şarkı söyleyen Safiye Ayla idim. Korkak ve mağrur. Bir bardak suda fırtına kopsun, bir kaşık suda boğulayım, okyanusun derinliklerine gömüleyim istiyordum.
Saatler sonra okyanusun kıyısında ince bir kar tabakası ile örtülmekten yorgun gözüken ıssız bir kumsalda Rus yapımı bir fotoğraf makinesi ile fotoğraf çekiyordu. Bense tüm okyanus suyunu burnuma çekerek ciğerlerimi yakma eğilimindeydim.
Kalbim göğüs kafesimi büyük bir gürültüyle yırtıp çıkmış, “Ne olur beni al.” diye yalvarıyordu adeta.
Sadece bana iyi gelsin istiyorum.
iklim, sevgili
Gözlerimi kapatıyorum.
Ve açıyorum.
Eğer ona bir lakap bulmak gerekseydi sanırım Marilyn olurdu. Kadınlara yakışan bir hassasiyeti ve narinliği vardı. Bazen bu hassasiyet karşısında kadın olarak korkardım.
Hayatımın ortasına bomba gibi düşen davetsiz misafir gibiydi Marilyn. Bir gece ona dostum olarak başımdan geçen birbirinden boktan olayı anlatıyorken, buyur dahi etmemişken çat kapı giriverdi hayatıma. “Olmaz.” demiştim. Sahi ya, olmazdı da gerçekten.
Koskoca bir savaştan çıkmıştım adeta. Savaş boyalarım akmış, yara almış, ağır ağır batıyordum. Ne birinin beni toparlamasına karşı isteğim, ne de –daha kötüsü- inancım vardı. “Yorgunum.” dedim sesimdeki belirgin yorgun ifadeyle. “Sana özveride bulunamam.” “Senin bir şey yapmana gerek yok. Ben senin iyi olman için herşeyi yaparım.” dedi Marilyn.
Bazen şans eseri herşey yolunda gitmiş olabilir ve kaçınılmaz olarak içeri buyur etmeksizin size gelen davetsiz misafirler hayatınızda baş köşeye oturabilir. Esasında sonu acıklı her aşk hikayesi de böyle başlar.
Ortada hiç sebep yokken, tek bir sebep dahi yokken ben de istedim onu ve onu tutup hayatımın tam merkezine koydum yine hiçbir sebep yokken. Sonrasında gereksiz bir “Sana aşığım.” cümlesi sarfiyatı gerçekleşti. Oysa ki ben ondan ne bana aşık olmasını, ne hayatının merkezine yerleştirmesini, ne de başka birşey beklemiştim; ona verebileceklerimden fazlasını ondan beklememiştim.
Sonra aylar ayları kovaladı ve aşık olduğu huylarım ona çok gelmeye başladı ve bu yüzden doğasıyla aramızda sebebi bu huyları değiştirmeye dayanan çetin bir savaş gelişti. Sonra, tabii ki, birşeyler yoluna gitmedi ve şahane giden bir yıldan sonra şahane şekilde ayrıldık.
Ayrılmamızın akabininde gelen üçüncü günde bana karşı hesapsızca sarf ettiği cümleleri bir başka kadına saçtığını ve hatta noktasına, virgülüne dokunmaya bile zahmet etmediğini fark ettim.
“Senelerdir onu seviyordum ben.” diyordu ama ben en başında beni çıkardığı noktadan daha da derine düşmüştüm ki duyamıyordum.
Gözlerimi kapatıyorum.
Ve açıyorum.
Eski bir binadayım. Takvimlerin ya da saatlerin neyi işaret ettiğinin öneminin olmadığı bir noktada duruyordum. En az bina kadar eski bir adam gözlüklerinin burnunun üstüne düşürmüş bir tomar kağıdı inceliyor. Yüzünün çizgileri dile gelse “vahim” derdi. Binadan yükselen eski kokusu kadar vahimdi herşey.
- Sonuçlar iyi değil.
- Yani?
- Yani ölüyorsun.
- Yani?
Ölmek mi daha vahimdi, yoksa kalan kısacık zamanını çekinmeden ellerine teslim edebileceğin adamın bu hayatı kabul edemeyecek kadar korkak olması mı bilemiyordum.
Gözlerimi tekrar kapatıyorum.
Ve açıyorum.
Evin en kuytuda kalan, karanlık köşesinde taburede resmen tünemiş şekilde oturuyorum. –Küçük İskender’in de tabiriyle- Bu şehirde havuç ve yalnızlık yiyorum.
Beraber uyandığımız sabahları düşlüyorum. Hala o delik deşik t-shirtlerini giyiyor musun? Ya o kahraolası kedin? Hala sabahın köründe uyandırıyor mu seni? Beraber aldığımız montunu giyiyor musun? Sıkı sıkı sarılıyor musun ona? Hava çok soğuk mu orada?
Burada hava çok soğuk ve ben suçu aramızdaki onca mesafeye atmaya meyilliyken asıl sorunun sevgisizlikten kaynakladığını görmek beni incitiyor.
Birbirlerini gerçekten seven insanlar biribirleri için ağlıyorken benim tam burada senin için ağlıyor olmam mı, yoksa ağlamayı dahi beceremiyor olmam mı daha can yakıcı bilemiyorum.
Ben üzülüyorum, sen günde bir kere bile adımı anmıyorsun.
youtube
hayat, sağlık, sevgili, sıkıntı