1
Party boy needs a naughty girl0
Acaba kaç insan evladı, teyzesiyle ortak bir çalışma sonucu galonlar dolusu rakı içmesi sonucu kafayı bulmuş dedesine uyurken giymesi için “Party boy needs a naughty girl!” yazılı t-shirt giydirip rock forever temalı fotoğraflar çektirmiştir?
Anneannem buna kızabilir sanırım…
26
Düğün mağduru
Düğünlerden nefret ediyorum. Hele ki benim düğünüm değilse daha çok nefret ediyorum. Düğünün kendi içerisinde yer alan tanımadığın kişileri 32 diş tekmil selamlama, birbirinden arabesk parçalarla slow dans, çiftetelli ile gerdan kırma, bilimum glonlar dolusu içkiden sonra bir araba dolusu insanın kelle olup rezalet çıkarması başlı başına insanın yaşama sevinci alıp götürebilecek iğrenç durumlarken bir de Ay’ın görünmeyen yüzü misali pek de fark edemediğimiz durumlar da var.
Öncelikle düğün vesilesiyle kuaföre gitmekten nefret ediyorum çünkü saçlarım pırasa gibi olduğundan dolayı “Sana fön çekmek olmaz. Başka birşey denemek lazım.” önermesinden yola çıkan kuaför, her defasında kafamda deneysel işlere imza atar.
Örneğin; bugün, gözyaşlarına boğulmuş gençliği sessiz çığlıkları adını verdiğim pek değerli bir işe imza attılar ki bu modeli esasında nasıl tarif etmem gerektiğini bilemiyorum. Şu anda kapkaç mağduresi gibiyim; zira elimdeki annemden ödünç rugan çantamı kaptırmamak için motorsikletle 100 metre kadar sürüklenmiş; üstelik motor mazotlu olduğundan dolayu motorun dumanından bir hayli de etkilenmiş gibiyim.
Öte yandan kuaförden de ilk çıktığımda aynada gördüğüm son görüntümden sonra kendimi düğünlerde Kapalı Çarşı’dan alınmış civciv sarısı tafta gelinlikleri, kavga kıyamet annesinin sürdürdüğü anne ruju ve üstlerine mahalle berberince bolca sim boca edilmiş maşalı saçlarıyla zıplayan küçük kızlara benzettim.
Gittiğim düğünün kokteyl şeklinde organize edilmiş ve ayakta durmamızdan dolayı tüm konuklar birer konsomatris edasında arz-ı endam eylediler… Konsomasyon esnasında bu masa senin, şu masa benim dolaşırken bir vampir misali bizi sömürmek umuduyla kare kare fotoğraf almaya fotoğrafçı ile köşe kapmaya çalıştık ki gecenin ilerleyen saatlerinde annem dayanamayarak “A-aaa çok güzel çıkmışsın.” diyerek aldı. Mamafih o çok güzel olduğumu iddia ettiği karelerde almış olduğum kilolardan ötürü sarkan gıdığımın bana bir Kabasakal havası verdiğini farkettim.
Yine ayakta durmamızdan ve bütün kan akışımızın beyin yerine ayaklarımıza yoğunlaşmasından ötürü garip düşüncelere de dalmadım değil. Bir an kendi düğünümde ellerimizde rakı kadehleri dedemle karşılıklı göbek attığımızı gördüm.
Savuşturdum bir anda…
8
Baharatlısı iyiydi
Anneannem ve dedem çok şahsına münasır insanlardır. Kendime has olan über-çekilmez huysuzluğumun temellerimi onlardan aldığımı söyleyebilirim. Her emekli gibi onlar da 24 saat aynı evde olmanın verdiği iç sıkıntısıyla birbirlerine sardırır ki ortaya yeme de yanında yat kıvamında kavgalar çıkar:
Gecenin 11′inde çalan telefonun sesiyle irkilmiştik. İrkilmiştik çünkü özellikle bu saatlerde çalan sesiyle irkiliriz çünkü saat 10′dan sonra çalan telefonlarda “Bu saatten sonra acil birşey olmadıkça aranmaz.” mantığını güden annem huysuzlanır. İrkiltir…
Telefondaki ses, anneannemindi: “Hemen gelin.” dedi.
Anneanneme ye da dedeme birşey olduğu endişesiyle ve bu endişeden doğan stresten dolayı kakanın karnımızı sıkıştırmasıyla onlara gittik.
Gittiğimizde ikisinde de surat iki karıştı. Küsmüşlerdi.
Daha ne olduğunu anlayamamışken iki ayrı kase geldi önümüze. Ağzımızı bile açmaya fırsat bulamamışken gecenin kilit sorusu soruldu:
“Hangi zeytin daha güzel?”
Gecenin o saatinde sıcak evinden yürek pırpırlanması ile kalkıp gelmiş olmamızın aptallağını henüz atamamışken anneannem kavganın çıkış noktasını açıklayarak bizi nurlara gark eder:
Bir Sevda Masalı selo ve fiko, yemekDeden pazara gittiğinde bir kilo zeytin aldı. Ben yarısını limon ve zeytinyağlıyaptım. O ise, baharat ve zeytinyağlı yaptı. Bir türlü anlatamadım limonlunun daha güzel olduğunu…







