Fal
13 12 2011
Kar yağıp yağmamak arasında kararsız kaldığı gecelerde zifiri karanlık sokakları arşınlıyordum ve evrendeki karadelikten farksız bir şekildeydi zihnim. Üzgündüm esasında ama neye üzüldüğümü bile unutmuştum. Ağlayabilsem sanki iyi gelecekti. Çorap söküğü gibi gidiveren kader kaldığı yerden yoluna devam edecek; ben hayata dönecektim ama ağlamayı bile unutabilmiştim.
Asırlar boyu canımın ne yaktığını dahi hatırlayamadığım halde bu halet-i ruhiyede devinimsiz kalacağımı düşünürken birşeyler iyi gelmeye başladı. Önce küçücük bir kadın, sonra hiç ummadığım uzakta olan ve yıllardır yüzünü dahi görmediğim dostlarım sonra bir adam, ve sonrasında da çokça kadın… Kimisi sadece tebessüm ettirdi, kimisi gözlerimden yaş gelene kadar kahkahaya boğdu, kimisi ağlattı ya da kimisi sarıp sarmalayıp ruhunun içine soktu ama hepsi iyiydi.
Karın Tartu’yu ziyaret etmeye karar verdiği ilk gece belki de dünyanın en huzurlu ve en sıcak evlerinden birinde birkaç kadın toplandık. Herşey yabancıydı bana. Masa etrafında toplanan kadınlarf yabancıydı. Kadınların konuştuğu dil yabancıydı. Etrafında toplandığımız antika ceviz masa yabancıydı. Masanın üstündeki yiyecekler yabancıydı. Bütün bu kafalar bana yabancıydı. Fazlaydı.
Sonra zamanla dışarıda lapa lapa yağarak şehri inatçı bir şekilde örten kara inat masa etrafında toplanan onca kadının sıcak sohbetinin içinde eridiğimi farkettim. Hepimiz bir diğerimize yabancıydık ama ait olmamız gereken yere karşın mesafelerimizden dolayı birbirmizden yana duruyor ve bir diğerimizin kalbine dokunmaya çaba harcıyorduk.
O gece herşeyin bana yabancı olduğu noktada masa etrafında toplanan bütün kadınların önüne bir fincan Türk kahvesi koydum. Kahvenin sonunda herkes içinde bir umudun yeşermesi hevesiyle fallarını kapatırken artık herşey bana aşina idi.
Sonra herkes kahve falı ile tanışıyor olmanın ve bunu çok mistik bir hadise zannediyor olmanın gerginliğiyle kendilerini örseledikleri noktada, tam da karşımdaki kadına palavra uydurmak için kendimi hırpalıyorken ve tam da beni dünyanın en mistik ve hatta gizemli, dolayısıyla en zeki ve bilge kadını zannediyorlarken Tanrı bir kez daha o şakacı yönünü bize göstererek elektrikleri kesiverdi. Masadakilerin çoğunun kalp krizi geçireyazdığı esnada bu ikinci şakasından ötürü Tanrı’nın gerçekten varlığı için yemin edebilirdim. Her zaman olduğu gibi dünyanın en saçma ve gülünç anlarından birinin ortasında kalmıştım.
Sıra benim kaderimi anlatmaya geldiğinde bardağımı Kadri’nin ellerine teslim etmiştim. Herkes duyduğu olumlu cümlelerle rahatlamış ama hala o mistik havanın gerginliğini üstlerinden atamamışlardı. Ben ise duyacağım cümleleri zaten biliyordum ve şaşırmadım.
Bir ormanın ortasında duruyorsun. Sana bu orman iyi gelmiş. Otlar var boyunca ve hepsi soğuk, serin hissi veriyor. Ellerinle otları ayırarak karşıyı seyrediyorsun ama oraya gitmeyi canın istemiyor. Sıkıntıdasın. Hayır, bu sıkıntı değil. Acı verici ve bunu sen gerçekten yaşıyorsun.
0 kedi gelmiş.







Diyor ki: “Çantan hazır olsun. Gidiyoruz.” Sormak bile aklıma gelmezken ekliyor: “Ama nereye gittiğimizi söylemeyeceğim. Aslında ben de buralı olarak hiç gitmedim. Hepimize sürpriz olsun istiyorum.”