21
Bir deşarj yöntemi olarak otobüs ağlayışı0
Bugün şehirlerarası seyahatim esnasında yan koltuğumda oturmakta olan 80li yılların Serpil Çakmaklı’sı imajındaki röfleli ve krapeli saçlarını küçükken “dolma” tabir ettiğimiz modelde toplamış, kahverengi ve parlak kadife bir penye giymiş ve takma tırnaklarına çingene pembesi oje sürmüş hanım; sana sesleniyorum:
Ufkumu açtın!
Müzikçalarından ardı ardına dinlediği Kayahan, Ferdi Özbeğen ve tam da bunların üzerine İbrahim Tatlıses’e dayanamayarak yüzünü her ne kadar cama gömdüyse de bu, ağladığını gizlemeye yetmedi.
Fark ettim ki ben her nasıl onun ağladığını fark ettiysem, benim de zaman zaman ağladığım oluyordu ve bu da demek oluyordu ki ben de suretimi ne kadar cama gömsem de bu ağladığımı gizlemeye yetmedi. Gözyaşlarımı gizleyebilsem bile gözyaşımla sekronize şekilde akan burnumu “şörk” diye çekerken müzikçalarımın sesinden dolayı o burun çekme sesini benden başka herkes duyarak ne anlama geldiğini anlamış olmalılar.
Bunu farkedince çok utandım.
6
Zeytin ağacı
Kentten bile bile izole edilmiş bir fakültede okuyorsanız ve bahardan kalma bir gün yaşamaktaysanız; şüphesiz yapabileceğiniz en iyi şey karnınızı bira ile şişirmektir.
Biz de bu bahardan kalma bir günü değerlendirmek için bu harika fasalite içerisine girmiş bulunduğumuz esnada eşlik ettiklerinde Daltonlar gibi gezdiğim ekürülerimiz aslında birer akıl hastası olduğunu fark ettim. Zira girdiğimiz Tekel Bayii’nde satıcı tezgahın üstündeki biraları işaret ettiği esnada bakmak için kafamı uzattığımda kesif bir osuruk kokusuyla karşılaştım.
Olayın şokuyla ne olduğunu idrak edememişken kokunun yoğunluğundan şuurum gitmiş bir şekilde “Hanginiz yaptı lan bunu!?” diye sormuşken At Dilara’nın “Ben!” demesinin hemen akabininde Nuran Hanım’ın “Ay, ne münasebet canım. Kimse benim osuruğumu üstüne alamaz!” cevabı ile iki insanın müthiş senkronize ve son derece empatik bir şekilde osurmuş olması ve “Kara Murat benim!” tipi ucuz kahramanlıkları beni benden almış oldu.
Biraz da olsun oksijenle beynimi temizlemek amacıyla kendimi dışarı attığımda gülmekten yüzünde tüp patlamış misali kızarmış Büşra ile karşılaştım ki o esnada kendisi onca kokunun üstüne sigara içiyor olmasından mütevellit içerde birimiş olan metan gazının sigarayla etkileşiminden dolayı infilak edebileceğimiz fikri geldi bir anda aklıma.
Keyif yapmak için gittiğimiz mekana doğru yol alırken Nuran Hanım’ın “Ay benim burnum hiç koku almıyor. Köpek gibi koku alıyorsunuz, kızım. İnsan kendi osuruğunu koklayamayacaksa yaşamanın ne anlamı var ki!” tespiti beni yaşamın anlamı üzerinde düşünmeye iten son nokta olmuştu son zamanlarda…
Sonra hakikaten hayatın ta kendisi düşündüm bir an. Duraksadım. Hayatın anlamı dedikleri şey neydi ki benim için? Sonra kendimi çevremde olup bitenin hareketine ve hareketin içindeki sakinliğe ve hatta durağanlığa bıraktım kendimi…
Kadınca şeylerden söz ettik. Kadın salaklığıyla konuşup, kadın içtenliğiyle birbirmizi kucakladık. Kadına has bir anlayışla birbirmizin gözlerinin içine bakıp kadına has bir anaçlıkla birbirimizi anladık. Çok güldüm ama az düşündüm o gün…
Ordaydım. Denize karşı, birçok heykelin olduğu bir bahçede bir zeytin ağacının altında oturdum. Zeytin ağacıydı ki barış getirsin diye… Az düşündüm ama düşündüğüm zamanlarda da onu düşündüm. O ise, “hayatımın kadını” dediği kadından bir başka kadına “kadınım” demekle meşgul idi…
16
Devrim Deniz
Hayatlarını küçücük bir prensle taçlandıracaklarını öğrendiğimiz gün ağlamakla çığlıklar atarak kollarımız iki yanda açık çığlıklar eşliğinde koşmak arasında kalkmaktan ötürüdür ki olayın ciddiyetini çok kavrayamamıştık. Mamafih gün be gün Fulya’nın içinde büyüttüğü o prensin Fulya’yı bir file benzetişine ve karnına ardı ardına tekmeler savurmasına tanıklık ettim.
İşte bu küçük prens, daha 10 günü almasına rağmen dün öğlen doğumgününü kutlamakta olan annesine belki de bir kadının hayatının en güzel ve anlamlı hediyesini verircesine kucağına gelivermiş.
Bense her evresinde bu bebeğin büyümesine tanıklık eden bir kadın olarak halen garip bir sarhoşluk hali içerisindeyim. Bir yanım, Fulya ve Devrim için çılgınlar gibi sevinirken; bir diğer yanım, belki de hiç bir zaman içimde bir çocuğu taşıyamayacağım gerçeğini tokat gibi yüzüme çarparak beni çıldırtıyor.
Kendimi örseliyorum; böylelikle sivriliklerimi törpülüyorum…
Yine de hoşgeldin Deniz. Seni seviyorum. Kendi çocuğum gibi…
26
Düğün mağduru
Düğünlerden nefret ediyorum. Hele ki benim düğünüm değilse daha çok nefret ediyorum. Düğünün kendi içerisinde yer alan tanımadığın kişileri 32 diş tekmil selamlama, birbirinden arabesk parçalarla slow dans, çiftetelli ile gerdan kırma, bilimum glonlar dolusu içkiden sonra bir araba dolusu insanın kelle olup rezalet çıkarması başlı başına insanın yaşama sevinci alıp götürebilecek iğrenç durumlarken bir de Ay’ın görünmeyen yüzü misali pek de fark edemediğimiz durumlar da var.
Öncelikle düğün vesilesiyle kuaföre gitmekten nefret ediyorum çünkü saçlarım pırasa gibi olduğundan dolayı “Sana fön çekmek olmaz. Başka birşey denemek lazım.” önermesinden yola çıkan kuaför, her defasında kafamda deneysel işlere imza atar.
Örneğin; bugün, gözyaşlarına boğulmuş gençliği sessiz çığlıkları adını verdiğim pek değerli bir işe imza attılar ki bu modeli esasında nasıl tarif etmem gerektiğini bilemiyorum. Şu anda kapkaç mağduresi gibiyim; zira elimdeki annemden ödünç rugan çantamı kaptırmamak için motorsikletle 100 metre kadar sürüklenmiş; üstelik motor mazotlu olduğundan dolayu motorun dumanından bir hayli de etkilenmiş gibiyim.
Öte yandan kuaförden de ilk çıktığımda aynada gördüğüm son görüntümden sonra kendimi düğünlerde Kapalı Çarşı’dan alınmış civciv sarısı tafta gelinlikleri, kavga kıyamet annesinin sürdürdüğü anne ruju ve üstlerine mahalle berberince bolca sim boca edilmiş maşalı saçlarıyla zıplayan küçük kızlara benzettim.
Gittiğim düğünün kokteyl şeklinde organize edilmiş ve ayakta durmamızdan dolayı tüm konuklar birer konsomatris edasında arz-ı endam eylediler… Konsomasyon esnasında bu masa senin, şu masa benim dolaşırken bir vampir misali bizi sömürmek umuduyla kare kare fotoğraf almaya fotoğrafçı ile köşe kapmaya çalıştık ki gecenin ilerleyen saatlerinde annem dayanamayarak “A-aaa çok güzel çıkmışsın.” diyerek aldı. Mamafih o çok güzel olduğumu iddia ettiği karelerde almış olduğum kilolardan ötürü sarkan gıdığımın bana bir Kabasakal havası verdiğini farkettim.
Yine ayakta durmamızdan ve bütün kan akışımızın beyin yerine ayaklarımıza yoğunlaşmasından ötürü garip düşüncelere de dalmadım değil. Bir an kendi düğünümde ellerimizde rakı kadehleri dedemle karşılıklı göbek attığımızı gördüm.
Savuşturdum bir anda…
20
O kızlardan olmayacağım
İki gündür adeta hipnotize olmuş bir ruh hali ve gözlerle muhtelif sayıda makyaj içerikli bloglara forumlara baktığımı bir kozmetik firmasının sitesinde alışveriş sepetime çılgınca bir şekilde daha önce hiç kullanmamış olduğum ve esasında ne işe de yaradığını bilmediğim makyaj fırçalarını eklerken kendimi yakalayıp silkelenerek fark ettim.
Ben ki; zamanında en meşakatli modelleri ustalıkla sıratıma çalakalem uyguluyorken şimdilerde makyaj yapmak şöyle dursun; evden çıkarken kilotlu çorap giymenin karmaşık ve uğraştırıcı olması sebebiyle üşendiği için kot pantolon giyen bir insanımdır. Makyaj yapmak şöyle dursun; saçımı bile taramam banyodan banyoya taramam nesine yetmez bu saçların mantığıyla. Kadına benzemekten geçtim çoğu zaman insana benzemiyorum. Uzaktan kısık gözle bakıldığında andırıyorum…
Hal böyle olunca makyaj bakım diye ölüp ölüp dirilen, ölmekten ileri gelen gözaltı halkalarını pahalı kapatıcılarla kapatıp kendini güzel hissedebilen o kadınları anlayamamışımdır. Herşeyden önce hepsi zengin bu kişilerin ki ben satın kaldığımda Kabe diye evimin orta yerine koyup izleyeceğim kadar pahalı makyaj malzemelerini koliler dolusu alıyorlar. Mamafih eminim ki birçoğunun kıçlarına giymeye donları yok. Mevcut donları da pazardan alınmış naylon don olduğundan götleri çiş kokar; memelerinin arası ucuz sütyen yüzünden sirke kokar ama en asortik ve telafuzu zor markaları onlar kullanıyorlar. Öte yandan hepsi, Doğan görünümlü Şahin’in birer neferi olarak Avril ya da Rihanna’dan esinlenme makyajı ustaca icra ettiklerinden kendilerini prenses sanmaktadırlar. Ben hoşlanmıyorum böyle kadınlardan…
Bütün bunlar aklımdan geçerken üstünde adı bile yazmayan bir pembe sedefli ojeyi içleri karakalem ve hamur silgi dolmuş tırnaklarıma sürdüm. Memnunum…







