9
Çorap yanar2
Dün gece son kez olup biteni ve yollar ayrıldıktan sonra yapmamız gerekenleri konuşmak için bir araya geldik. Bana sarıldığı anda fark ettim ki benim asıl olmam gereken yer orasıymış.
Eskiden kalma, tanıdık bir umutla başladım güne ve sabah uyandığında ilk aklına gelen şey sevgilisi olan; ayrıca bundan mütvellit yüzünde aptal bir gülümseme olan her kadın gibi uyanır uyanmaz gün içerisinde gerçekleşecek görüşmeye nasıl hazırlanacağımı kurgulamaya başladım.
Her düşündüğü başına gelen bir insan olarak tam da boyunbağından sarkmakta olan olan ipi yakarken “Lan şimdi bu ipi ben yanlışlıkla çorabıma düşürürsem… 9.75 tela verdim bi’ de tam tamına.” diye geçirirken yakmakta olduğum ipin bir diğer ucunun artık yerinde olmadığını farkettim.
Sallanmakta olduğu boyunbağının köşesinden bir adet kibritle alev alev yakılmasından ötürü umarsızca boşanan ipi düştüğünü tam tamına 9.75 TL saydığım gülkurusu rengi çorabımın üstüne düştüğünü bacağımda hissetmiş olduğum o tatlı sıcaklık ile hissettim. Bir itfaiyeci çevikliği ve soğukkanlılığıyla tutuşmak üzere olan çorabı söndürerek derin bir nefes çektim.
Çorapta oluşmuş olan kuş gözü büyüklüğündeki deliğin bisiklete binerken büyüyerek topuğumdan kıçıma kadar kaçmamasını arzu ederken bir yandan da deliğe bir adet ten rengi oje ile ilk yardım yaptım. Tedirgin bir şekilde bisiklete binerken Japon bey’in gözlerini benden alamadığı yalanıyla kendimi avuttum ki adamın bisiklete binerken gözlerini ne kadar benim üstümde tutacağı ise malumdur…
Kilotlu çorap denilen aksesuar ile pek arası olmayan hatta her giydiğinde ya çorabı patlatan, kaçıran ya da yakan bir kadın olarak şunu tespit ettim: Ne kıl tüy yoldurma, ne kuaförde geçirilen onca işlem; kadınlar için en büyük işkence kilotlu çoraptır. Hatta ve hatta kilotlu çorap, çağın vebasıdır…
7
Böğürtlenli Reçel
Hiç bitmeyeceğini düşünmüştüm. İnsanım ve zaten öyle olmak zorundayım. Bu yüzden yanıldım.
Şimdi yolları ayırma vakti… Nereye gideceğimi bilmesem de; sırtımı güvenle ona yaslamaktan dolayı kendi ayaklarım üstüne durmayı unutmuş olsam da kendi yolumda yürüme zamanı…
Kahve keyfimizden kalma fincanlar hala tezgahın üstünde; sarılarak uyuduğumuz yine aynı kanepe üzerinde senle geçen son geceyi aratacak bi huzursuzluk hakim. Belki bir daha aynı huzuru hiç bulamayacağım ve burnumda hep aynı koku ile viran eylenmiş şu hayatımda gayesizce hep o huzuru arayacağım. Bu saatten sonra umurumda değil.
Benim bütün derdim kendimle. Pamuk ipliğine bağlı şu hayatımın etrafını koza misali örmeye çalışıyorum. Onu da buna dahil etmeye çalıştım ama olmadı.
“Zaman herşeyin ilacıdır ve sandığından daha da hızla akıp gider” dediler; zira bu hızda hareket etmeye mecalim yok…
30
Bir simit diliyorum, Tanrı’dan insanlara
Emekçi Bayramı olgusuyla yeni yeni tanışacak biri olarak bu günü öğrencilerin “Cumayı da birleştirdik mi al sana üç gün tatil!” işlevselliği ile kullanacağından bihaber durumda bugün Bursa-Eskişehir asfaltı üzerinde tam üç saat boyunda otobüs bekledim.
Otobüsün birinde yer bulup sevinç gözyaşları içinde yerime otururken sırt çantamın ve Lumen’in kafesinin sırtımda ve omzumda yaratmış olduğu ağrıdan kurtulmanın yarattığı umursamaz tavır zamanla yerini açlığa bıraktı.
O vakit farkettim ki otobüse binme arzusu ve buna vakıf olamama olayına o kadar kanalize olmuştum ki sabah Japon bey’le yaptığımız bir buçuk (yazıyla 1.5) simidin keyfinden bu yana birşey yemiyordum mamafih midemi ihmal etmekteydim.
Otobüs bulmaya kendimi o kadar odaklamıştım ki gelecek olan otobüsün nasıl olduğu beni pek de enterese etmemekteydi. Demem o ki, otobüs Iğdır istikametinden memelekete doğru gelen bi otobüs olabilirdi; sıradan araçlarda “Lütfen cep telefonlarınızı kapatınız ve koltuklarınızı dik konuma getiriniz.” şeklinde anonslar yapılırken bu araçta “Lütfen ayakkabılarınızı çıkarmayın ve kuruyemişlerinizin kabuklarını yerlere atmayınız.” olabilirdi; otobüse keskin bi peynir kokusu da hakim olabilirdi fakat o saatten sonra otobüsle A şehrinden B şehrine gitmeyi amaç edindiğimden bunun pek bir önemi yoktu.
O durumda benim için önemi olan tek şey vardı ki o da karnımın açlığıydı. Çantamdan çıkarıp yemeğe koyulduğujm sabah keyfinden kalma susamlı yarım simit nihayetine erdiğinde torbanın dibinde kalan susamları parmağımla toplayıp yemeğe çalışırken kendime nasıl acıdığımı tarif dahi edemem.
İşte o derin ve elemle karışık kendime acımadan mütevellit, “Bir melek diliyorum, Tanrı’dan insanlara. Aç, susuz, yuvasız…” diyerek kollarını dağa, taşa karşı iki yana açmış bir Rafet el Roman misali otobüsün içinde Bursa’nın dağına, taşına karşı kollarımı açmış yarım bir simit daha dilerken adeta kafamın üstünde Edison icadı bir ampul yandı.
Geçen hafta dedemin dudağının kenarında pis bir gülümseme ile çantama tıktığı çikolata ve jelibonlar geldi aklıma. Geçen hafta bunu yaptığı vakit dedemin çıldırmış olduğunu düşünürken top şeklindeki çikolataları ağzıma üçerli beşerli tıkarken dedemin huysuz ihtiyar imajının altında yatan hala çocuk kalmış yanına hayranlık besledim…
Not: Hiç bir keyif, sevgiliyle beraber şehrin işlek caddelerinden birinin banklarının üstünde yağmur altında mataradan bardağa boşaltılan sıcak kahve eşliğinde yenen simit – üçgen peynir keyfinin yerini tutamaz. Teşekkürler sevgilim…
Göğe Atılan Bakış çikolata, japon, seyahat, yemek16
la bicicletta
İki gün önce Japon bey, “Atölyeye bununla gideriz. Hem yağlarımız da erimiş olur” vaadiyle kandırarak bisiklet almama sebep oldu. Düz yolda bile sarsakça yürüyen biri insanken şimdi Bisan Mountain Cat sayesinde adeta evrimleşmemiş bir dağ kedisiyim.
Ben ki yolda yürürken dahi arabalardan ürken biri insanımdır; Japon bey sayesinde 10 senedir hiç bisiklete binmemiş ve bu süreç içindeki tek bisiklete binme girişimi de bir öğretim görevlisinin arabasına toslayıp kaçmakla sonuçlanmış bir insan olarak daha ilk günden karmakarışık trafiğin ortasına atıldım.
Küçükken BMX’imle sadece sadece kavuncu, karpuzcu, patatesçinin haftada bir uğradığı arabası dışında hiç taşıt geçmediği köylük yerde bisiklete bindiğim düşünülürse kendi adıma ne de büyük bir atılımı gerçekleştirdiğim anlaşılabilir.
Kendimi üniversite okumak için İstanbul’a Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş, yüzü gözü açılmamış saf köylü kızları gibi hissediyorum…
3
Süper hademeler
Fulya’nın sergisinin kokteylinde yardımcı olmak üzere Japon bey ile pazartesi günü İstanbul’a yola çıkmıştık. Japon bey’in trende pantolonuma salya akıttığı kısmı es geçerek terelelli ve Fındık Abla’nın harika ev sahipliğine vurguda bulunmak istiyorum…
Terelelli’yi adeta en son yerküre soğurken görmüştüm; dolayısıyla özlemiş olabilirdim fakat ibneliğimden belli etmedim. Kendisi görüp görülebilecek en doğal sarışın zekasına sahip insanlardan biridir. Gönüldaşımdır; bayırgülümdür. Ekmeğini taştan çıkarıp koca parası yiyeceği günlerin hayalini kuran hiç büyümeyecek bir kız çocuğudur. Ayrıca kendisi ebatlarında iki erkek kedi ile ev arkadaşlığı yapmaktadır.
Fındık Abla’nın ise adı üstündedir. Fulya’nın ablasıdır mamafih hepimizin annesi olmuştur. Boğaza nazır dünyanın en şirin evinde oturmaktadır. Evi de kendi gibi Fındık’tır. Ses tonu ve gülümsemesiyle insanların içini ısıtıp gevşeten yegane insanlardan biridir.
Ev sahiplerimiz böylesine harika insanlar olunca biz de serginin kokteyline bomba gibi giriş yaptık. Servis yapacak elemanların beyaz gömlek ve siyah pantolon giymesi zorunlu olduğundan dolayı Japon bey ile magandavari pantolon ve gömleklerimizi giydik. Ayrıca Japon bey’in kokteylde giydiği ayakkabıları beni benden almıştır; o sivri burunlarıyla adeta Karadeniz pidesine benziyordu.
Bütün gece kostümlerimizle etrafta elimizde tepsiler, şarap kadehleri, kanepelerle koşturduk. Dirseklerime kadar zeytin ezmesine batmışken sıfatım, omzumda sarı scotchbrite bezden pelerinim, ellerimde yeşil vanilya kokulu bulaşık eldivenlerim, gözümde kaynak gözlüğü ve göğsümün üstünde kocaman bir H ile canlandı. Kendimi uçabilen süper bir hademe gibi hissettim.
En çok da ben delicesine kanepe hazırlamaya çalışırken bize yardım vaadinde bulunan arkadaşların salamlı sandviç eşliğinde şaraplarını yuvarlamaları anlarında kendimi hademe gibi hisettim…








