20
Genetik bu2
Bir kış günü çılgın bir ilkokul öğretmeni, san’at aşığı olan bizleri ücretsiz ders eğitim verdiği vakıfa götürüp birbirinden yetenekli çocukların resimleri gösterirken bir terslik olduğunu sezmiştim. Orası biribnirinden pırıl pırıl çocukların eğitildiği bir vakıftı mamafih içeride eşşek ölüsü gibi bir koku vardı. Japon Bey’le anlamsız gözlerle birbirimze bakıp Fulya ve Devrim’e durumu çaktırmamay çalışırken içimden “Yine osurdu ya bu adam.” diye sayıklamaktaydım.
Tam bu esnada Japon Bey de “Ben ter mi kokuyorum lan!?” diye geçirip terin bu kadar acayip kokmasının sebebinin dün akşam yediği üç tabak dolusu pilav yüzünde mi, yoksa onun üzerinde serpiştirmiş olduğu altı kepçecik pastırmalı kuru fasulyeden mi kaynaklandığını düşündüğü esnada birden bu buram buram kültür kokan ve daha sonradan bu koku üstüne eşşek ölüsü kokusu sinmiş olan eğitim yuvasına bu kokuyu ellerimizdeki taze soğan, pırasa, brokoli, karnabahar, salatalık dolu poşetlerle taşıdığımızı farketmiş bulunduk.
Genç öğretmenin kibarlığından mıdır, yoksa gecenin geç saatine kadar orda çalışmanın verdiği açlıktan mıdır çözemedik fakat ağzını açıp tek kelime etmemişti.
Yapmış olduğumuz “eğitim yuvasına taze soğan eşliğinde teşrif etme” denyluğunu henüz içimize sindirememiştik ki; yine kültür ve eğitim dolu gezintimizde sahafı baştan aşağı soğan kokularına boyayıvermiştik. Sahafın “ne alırsan 50 kuruş, 1 TL.” kampanyasının olduğu bir gün, içerisi tıklım tıklım doluyken bu denyoluğu yapmış olmamız ortamı ziyadesiyle şenlendirmiş olabilir fakat kendi denyoluğumuzu oturup düşünmemiz gerekliliği açısından bizim için büyük bir adımdı.
Tam da bu salaklıklara gülüp geçmişken geçtiğimiz hafta rapor almak vesilesiyle evimin yakınındaki Halk Sağlığı Merkezi’ne gittiğim esnada annemin kaşla göz arasında yok olduğunu farkettim. Raporumu almak için görevlinin masasının önünde bekliyorken geçmişten gelen, çok tnaıdık bir koku ile irkildim. Gözümü kapıya diktiğimde Halk Sağlığı Merkezi’ne hemen binanın yanında kurulmuş olan pazardan bol taze soğanını ve yeşilliğini kapıp gelmiş annemi gördüm.
İşte o vakit, taze soğan ve devlet kurumları arasında kurmuş olduğum bu derin bağ bir tesadüf değil…
12
Tütsülenmiş Japon
Demem odur ki ben, bu Japon Bey’im hassaslığına hayranım.
Ben, Aşkın Nur Yengi’nin anlam dolu, duygu yüklü, insanı kıl eden ve tamamen kendisini sinir etmek için söylediğim Kara Çiçeğim isimli parçasına gündüz vakti çakmağı yakıp sallamak suretiyle eşlik ederken Japon Bey, tüm hassaslığıyla elimi tutmak için öne atılmışken kolundaki tüylerini yakmış bulundu.
Anime kahramanlarınınkini andıran duygu yoğunluğundan dolu dolu olmuş gözlerimle kendisine bakarken yayılmakta olan yanık kıl kokusunu bizzat ciğerlerine çektiği esnada, az önce yemiş olduğumuz tonlarca tavuklu ve jambonlu sandvici ya da bilimum kovalar dolusu salatayı göz ardı ederek az sonra yeşil çimen üzerine daha parlak yeşil olan marulları çıkarmama yönünde vereceği uzun ve yorucu savaştan bihaber şekilde kendi yanık kıl kokusundan ötürü öğürüverdi.
Ben, işte bu adamın bu hassas kalbine hayranım…
3
Baş belasının günü
Gün itibariyle en sevdiğim sevgilim olan Japon bey’in doğumgünü idi. “En sevdiğim sevgili” ibaresi bir yana dursun; kendisi biricik sevgilimdir ve dolayısıyla kendisini en çok sevmek zorundayım. Zira bu ibareyi de bir pekiştirme olsun babında kullanmış bulundum.
Yurtta ve tüm elçiliklerde 21 pare top atışı, domates festivali ya da bilimum Rio karnavalı gibi fasaliteler eşliğinde çoşku ve huş’u içerisinde kutlanmasına rağmen biz sadece atölyede “İyi ki doğdun Japon!” diyerek ağzımızı yaya yaya gülerek kutladık. Zaten doğumgünü, atölyedeki tüm kişilerin pasta yemesi için bir bahane idi; yoksa Japon’un doğumgününü kutlamayı hiç de arzu ettiğimiz yoktu.
Fulya’nın almış olduğu frambuazlı pastanın yaklaşık olarak yarısını yedikten sonra “İyi ki varsın!” içerikli cümleler kurdum ki bu tamamiyle pastaya istinaden ve pastanın verdiği ağırlıktan ötürü idi. Yoksa Japon bey, tam bir baş belasıdır. Bir ömürlük bir beladır…
30
Çimmek istiyorum
Kavak Yelleri dizisini seyre daldığımı zannederken esasında seyretmediğimi; bunun yerine tamamiyle arka fondan yükselen dalga sesine odaklandığımı fark ettim.
En son ne zaman tatil yaptığımı hatırlamıyorum dahi. Kızgın kumlardan koşa koşa bir hipopotam misali sinsi sinsi kendimi sulara gömüp batmayalı neredeyse 10 sene oluyor. Bırak ayağımı sokmayı denizi bile karşıdan görmeyeli neredeyse bir asır geçti. Gazetelerde denize dair fotoğraflar gördüğümde Anadolu’nun denizden uzak kasabalarındaki çocukların denizi ilk gördükleri tepkileri veriyorum; adeta yüzümden gözlerim taşıyor; çehrem ışıldıyor.
Esasında çok birşey değil istediğim. Duru bir deniz, şehirden ve kalabalıktan uzak küçük bir pansiyon, sadece benim ve Japon bey’in olduğu bir kumsal… Böyle bir yerde ılık rüzgar saçlarımı kuş yuvasına çevirirken ben sadece dalganın sesini dinlesem…
Bu sene de tatil yok sanırım…
15
Kitlelerin sevgisi
Japon bey ile 7′den 70′e herkesin sevgilisi haline geldiğimiz yadsınmaz bir gerçektir. Öte yandan an geliyor ki bu gerçek tüm çıplaklığıyla gözler önüne serildiğinde bütün sanatçı şımarıklığımızdan sıyrılıp adeta yandan yemiş botokslu suratlar kadar hayretler içinde kalabiliyoruz.
Çok değil; bundan birkaç ay önce bu sevgi yumağını Doktorlar caddesi sefalarımız esnasında ilk olarak fark ettik. Genci yaşlısı demeden şehrin tüm delileri kendince sevgisini gösterdi bize. Biri elindeki çiçek saksısıyla bize yaklaştı ve “Kalkın laaaağn!” diye bağırdı ve kalktığımız banka çiçeğini koydu; kimisi tam potinlerimizin dibine okkalı bi balgam attırdı.
İşin özünde asıl beni benden alan sevgi gösterisi, Doktorlar Caddde’sinde nam salmış bir şarapçı amcanın sinsice arkamızdan yaklaşıp fersah fersah ötesinde kibrit çaksak ejderha misali diğer yanda alev alacak kadar alkol kokan suretini Japon bey’le benim kafalarımızın arasına sokup “Yalan gibi değil. Yanlış gibi değil. Çakal gibi değil. Güneeeşşş gibi SE-Vi-Yo-RUM!” diye haykırmasıdır…
Yakın bir zamanda ise yaşlıların bize olan hayranlığını fark ettik. Kimisi banka oturabilmek için bir karışlık yere domala domala yanaşarak kamyon kasası kadar götünü sığdırdı, kimisi sigara ile ilgili yazıdığı 45 mısralık şiiri okudu, kimisi ise bir külhanbeyinin nasıl olması gerektiği konusunda tek konuşmacı içeren bir panel verdi…
Hepsi bir yana çarşamba günü bambaşka bir hayranla karşılaştık. Bir bahar şenliği kalsiği olan ve her gerizekalının bahar şenliğinde gerçekleştirdiği bir aktivite olan “Üniversite Hatırası” yazılı panonun önünde fotoğraf çektirme fasalitesine giriştik Japon Bey’le. Tam Nuh Nebi’den kalma dandik kaftanları, kavukları giymiştik ki elinde fotoğraf makinası ile ağzına 2 ölçü büyük gelen beyaz kaplamalarıyla bize adeta bir sırtlan misali sırıtlan misali “o” belirdi…
Birçok sevgi gösterisiyle karşılaşmıştım ama böylesini ilk defa görmüştük.Fotoğrafımızı çektikten sonra gülerek 1500 defa elimizi sıkarak ertesi gün fotoğraflarımızı almak üzere uğurladı. Ertesi gün fotoğraflarımızı almaya gittiğimizde “Ne kadar pozitif bir çiftsiniz. Pozitifliğiniz yüzünüze yansımış. Birbirinizi tamamlıyorsunuz. Sizi gördükten sonra insanlara daha bir güvenle bakıyorum.” gibi şiirsel komplimanlarda bulunurken biz de fotoğraflarımızı aramaya koyulduk. Mamafih herif, albümün en ön sayfasına koymuş ki bizim gibi bu tür fotoğraf çektirmiş gerzekler, bizim göte benzer suretimizi akıllarına mimlesin…
Elimize sıkıştırdığı kartvizitini aldıktan sonra ardımıza bakmadan uzaklaştık…









