20
Bütün diller ana dilim gibidir1
Birçok çift; kuşkusuz ki, yolunda gitmeyen ilişkisini hareketlendirmek adına değişik oyunlar içine girmiştir. Kimisi hediyeler almıştır; kimisi yatakta oynaşmak için hizmetçi, hemşire ve hatta temizlikçi kadın kostümü giymiştir; kimisi sevdiceğine 220 voltluk elektrik vermiştir…
Öte yandan ilişki yolunda gidiyor ve hatta sevdiceğinizin kollarında mutluluktan ağlayayazıyorsanız bu hiç de mantıklı bi hareket değilmiş. Japon Bey’le geçirmiş olduğum rüya gibi birkaç gün içinde “birbirini barda tavlamış çift” rolü esnasında hareketli olan ilişkimize iyice gaz vermeyip tozu dumana katmaya kalkıştığımız esnada Japon Bey’den tiksinmeye başladığımda farkettim.
Esasında herşey normal gözüküyordu mamafih yemek yerken “Enbe Orkestrası” dediğim sırada “Ne osurası?” sorusuyla karşılaştığım sırada birşeylerin yolunda gitmeyeceğini anlamalıydım. “Kulakları iyi duymadı.” diyerek geçiştirdiğim bu küçük yanlış anlamadan sonra kendimi kaçınılmaz olarak “barda tanışılmış kız” olarak televizyonun karşısında açmış olduğumuz çift kişilik çekyatın üstünde elimde votka-enerji karışımıyla keyif yaparken buldum.
Zira herşey önceden düşünülmüştü. İçki, çekyat, müzik… Fakat önceden düşünmediğimiz birşey var ki o da pişmaniyeydi. Evet, pişmaniye…
Kendisi zamanında bardan çok kız kaldırmış ve hemen akabininde kaldırdığı şeyleri yerçekimi kurallarına uygun bir biçimde indirmiş bir çoşkun Türk genci olan Japon Bey bile bunun bu ambiyansa girdiğini açıklayamasa da ortamda bi kase pişmaniye vardı. Kendileri çapkın ve cool oldukları kadar, “zeki çevik ve ahlaklı” espirisini bir kenara bırakarak çok centilmen ve kibadırlar; işte bu yüzdendir ki, bu gecenin en can alıcı dakikalarından birinde bana pişmaniye ikram etti…
Pişmaniye ikram etmesini bir şekilde görmezden gelebilirdim fakat bir kase dolusu pişmaniyeyi yatağımızın orta yerine dökmesi ve bu yüzden “göt kılları kadayıf olmak” deyimini “göt kılları pişmaniye olmak” şeklinde kendimize uyarlamamız yetmiyormuş gibi bütün gece boyunca battaniye yapıştığımızdan dolayı beyhude bir çabayla kurtulmak için debelenmemiz hiç hoş olmadı. Ayrıca tam döktüğü esnada “Ananın!” diye feryat etmesi de boş bir çabaydı. Benim yarım saat boyunca karpuz kabuğu görmüş at gibi kişnememe sebep oldu…
Pişmaniye defterini kapatıp sonsuza dek lugatımdan pişmaniye kelimesini sildikten sonra “Adam, benim adamım. Var hep böyle arızaları.” deyip ortama yeniden yoğunlaştım. Kendileri tam da benden kulağa hoş gelecek İngilizce cümle talep ettiği esnada “Nihat Doğan sakal gibidir. Kestikçe çıkar.” aforizmasına taş çıkartırcasına dudaklarından dökülen şu sözler kulaklarımda yankılandı:
İlişki deyince, seks deyince bütün diller; ana dilim gibidir…
Sanırım bu adamın bardan kız tavlamaya mecali kalmamış. Sevineyim mi; üzüleyim mi?
Bir Sevda Masalı eğlence, japon, yemek14
Margarita
Herkes için birer litre margarita, öfke, hırs, kıskançlık, gözyaşı ve kan…
İşte biz biraz da buyuz.
Ama en çok da bütün bunların ortasında birbirimize dokundukça ağlayan aşıklarız…
6
Zeytin ağacı
Kentten bile bile izole edilmiş bir fakültede okuyorsanız ve bahardan kalma bir gün yaşamaktaysanız; şüphesiz yapabileceğiniz en iyi şey karnınızı bira ile şişirmektir.
Biz de bu bahardan kalma bir günü değerlendirmek için bu harika fasalite içerisine girmiş bulunduğumuz esnada eşlik ettiklerinde Daltonlar gibi gezdiğim ekürülerimiz aslında birer akıl hastası olduğunu fark ettim. Zira girdiğimiz Tekel Bayii’nde satıcı tezgahın üstündeki biraları işaret ettiği esnada bakmak için kafamı uzattığımda kesif bir osuruk kokusuyla karşılaştım.
Olayın şokuyla ne olduğunu idrak edememişken kokunun yoğunluğundan şuurum gitmiş bir şekilde “Hanginiz yaptı lan bunu!?” diye sormuşken At Dilara’nın “Ben!” demesinin hemen akabininde Nuran Hanım’ın “Ay, ne münasebet canım. Kimse benim osuruğumu üstüne alamaz!” cevabı ile iki insanın müthiş senkronize ve son derece empatik bir şekilde osurmuş olması ve “Kara Murat benim!” tipi ucuz kahramanlıkları beni benden almış oldu.
Biraz da olsun oksijenle beynimi temizlemek amacıyla kendimi dışarı attığımda gülmekten yüzünde tüp patlamış misali kızarmış Büşra ile karşılaştım ki o esnada kendisi onca kokunun üstüne sigara içiyor olmasından mütevellit içerde birimiş olan metan gazının sigarayla etkileşiminden dolayı infilak edebileceğimiz fikri geldi bir anda aklıma.
Keyif yapmak için gittiğimiz mekana doğru yol alırken Nuran Hanım’ın “Ay benim burnum hiç koku almıyor. Köpek gibi koku alıyorsunuz, kızım. İnsan kendi osuruğunu koklayamayacaksa yaşamanın ne anlamı var ki!” tespiti beni yaşamın anlamı üzerinde düşünmeye iten son nokta olmuştu son zamanlarda…
Sonra hakikaten hayatın ta kendisi düşündüm bir an. Duraksadım. Hayatın anlamı dedikleri şey neydi ki benim için? Sonra kendimi çevremde olup bitenin hareketine ve hareketin içindeki sakinliğe ve hatta durağanlığa bıraktım kendimi…
Kadınca şeylerden söz ettik. Kadın salaklığıyla konuşup, kadın içtenliğiyle birbirmizi kucakladık. Kadına has bir anlayışla birbirmizin gözlerinin içine bakıp kadına has bir anaçlıkla birbirimizi anladık. Çok güldüm ama az düşündüm o gün…
Ordaydım. Denize karşı, birçok heykelin olduğu bir bahçede bir zeytin ağacının altında oturdum. Zeytin ağacıydı ki barış getirsin diye… Az düşündüm ama düşündüğüm zamanlarda da onu düşündüm. O ise, “hayatımın kadını” dediği kadından bir başka kadına “kadınım” demekle meşgul idi…
11
Depar
İzmit-Değirmendere minibüsünü yakalamak adına güzergah üzerinde yapmış olduğum uzun atlama, yüksek atlama ve 150 metre engelli koşu etaplarından oluşan triatlon esnasında bana gayet ütopik gelen amerikan filmindeki başrol oyuncusunun depar esnasında hayatının film karesi gibi gözünün önünden geçmesi hali bende de vücut buldu.
Hayatımın son on senesine odaklı şekilde yarı olimpik şekilde hedefe kilitlenmişken kalp ritmimle uyumlu şekilde hızlıca 14 ay sonra biten ilişkimi, yaptığımız hataları, burada ne aradığımı, insanlara söylemek istediklerimi ve söyleyemeyişimin akabininde gelen karında gaz sancısı hissi uyandıran sıkışmayı, kalp sancımı, doğum sancımı düşündüm durdum.
Depar atarken kulağıma Deepak Chopra kulağıma çalınsa da iç dengemi bulabilsem diye de düşündüm…
20
Genetik bu
Bir kış günü çılgın bir ilkokul öğretmeni, san’at aşığı olan bizleri ücretsiz ders eğitim verdiği vakıfa götürüp birbirinden yetenekli çocukların resimleri gösterirken bir terslik olduğunu sezmiştim. Orası biribnirinden pırıl pırıl çocukların eğitildiği bir vakıftı mamafih içeride eşşek ölüsü gibi bir koku vardı. Japon Bey’le anlamsız gözlerle birbirimze bakıp Fulya ve Devrim’e durumu çaktırmamay çalışırken içimden “Yine osurdu ya bu adam.” diye sayıklamaktaydım.
Tam bu esnada Japon Bey de “Ben ter mi kokuyorum lan!?” diye geçirip terin bu kadar acayip kokmasının sebebinin dün akşam yediği üç tabak dolusu pilav yüzünde mi, yoksa onun üzerinde serpiştirmiş olduğu altı kepçecik pastırmalı kuru fasulyeden mi kaynaklandığını düşündüğü esnada birden bu buram buram kültür kokan ve daha sonradan bu koku üstüne eşşek ölüsü kokusu sinmiş olan eğitim yuvasına bu kokuyu ellerimizdeki taze soğan, pırasa, brokoli, karnabahar, salatalık dolu poşetlerle taşıdığımızı farketmiş bulunduk.
Genç öğretmenin kibarlığından mıdır, yoksa gecenin geç saatine kadar orda çalışmanın verdiği açlıktan mıdır çözemedik fakat ağzını açıp tek kelime etmemişti.
Yapmış olduğumuz “eğitim yuvasına taze soğan eşliğinde teşrif etme” denyluğunu henüz içimize sindirememiştik ki; yine kültür ve eğitim dolu gezintimizde sahafı baştan aşağı soğan kokularına boyayıvermiştik. Sahafın “ne alırsan 50 kuruş, 1 TL.” kampanyasının olduğu bir gün, içerisi tıklım tıklım doluyken bu denyoluğu yapmış olmamız ortamı ziyadesiyle şenlendirmiş olabilir fakat kendi denyoluğumuzu oturup düşünmemiz gerekliliği açısından bizim için büyük bir adımdı.
Tam da bu salaklıklara gülüp geçmişken geçtiğimiz hafta rapor almak vesilesiyle evimin yakınındaki Halk Sağlığı Merkezi’ne gittiğim esnada annemin kaşla göz arasında yok olduğunu farkettim. Raporumu almak için görevlinin masasının önünde bekliyorken geçmişten gelen, çok tnaıdık bir koku ile irkildim. Gözümü kapıya diktiğimde Halk Sağlığı Merkezi’ne hemen binanın yanında kurulmuş olan pazardan bol taze soğanını ve yeşilliğini kapıp gelmiş annemi gördüm.
İşte o vakit, taze soğan ve devlet kurumları arasında kurmuş olduğum bu derin bağ bir tesadüf değil…









