Feb
8

Geleneksel banyo günü

Ben ki, öyle bir neslin çocuğuyum ki; pazar günleri -birçok ailede olduğu gibi- benim ailemde de geleneksel banyo günü idi.
Birçoğumuz büyüyene kadar kazanlı banyolarımızda annelerimiz tarafından kafamıza maşraparayı ya da bakır tası yiyerek büyüdük. Kızların göğüsleri çıkmaya başladığında ve erkekler de komşu kızını hayal etmeye başladıklarında banyoda yalnız su dökünmek konusunda level atlamış olurlardı.
Saatler akşamüstünü gösterdiği esnada “Sen gir. yok ben gireyim. Çocuk girmesin, daha banyo soğuktur.” gibi göz yaşartan bir organizasyon yeteneği sonucunda ailenin her bir ferdi sıralıca banyoya girerdi. İçeride güldür güldür yanmakta olan kazanın ısıtmış olduğu banyoda taslar dolusu suyu dökünürken kaçınılmaz olarak kabaran parmak parmak kirlerimiz keselenip Hacı Şakir’le sabunlanırdı. Banyo ritüelininin bitiminde sobalı evlerimizin bir kıyağı olarak sıcak banyodan buz gibi salona götümüz büzüşürek geçerken Fin hamamı etkisi yaşamış da olurduk. Bir aile eğlencesi olarak Bizimkiler dizisini izlemeye çalışırken gorç gorç gorç sesleri eşliğinde Hacı Şakir sabunla çitilenmekten tiftik olmuş saçlar, anneler tarafından Özdilek havlu ile kurulanır ve avını parçalayan bir aslan edasında taranırdı. Bu esnada her bir çocuk, bir soprano ya da tenor değerindedir. Bizimkiler dizisinin akabininde yayınlanan Parliament pazar gecesi sinemasını izlemek artık bir Jedi oladuğumuzun işaretiydi. Zira hiç bir çocuk yatma vakti geldiğinden dolayı tamamını izleyememekteydi.
İşte bütün bunları düşündükçe insanların “Ben gün aşırı duş alırım. Hatta yazın iki kere duşa giriyorum.” diyip huş’u içersinde gözlerime bakmasına anlam veremiyorum. İnsanlar kovalar dolusu suyu duş başlığıyla üstüne yağdırınca pek temiz olduğunu düşünmüyorum. Nerde bunu Hacı Şakir’i ya da kazanlı banyoda kabaran kirlerini keselemesi? Nerde Bizimkiler dizisinin ya da Parliament gece sinemasını izlemek için ağlamış olmanın vermş olduğu iç huzuru?
Böyle insanların ağzılarına cam kültablası ile vurasım var…

30° Pamuklu , , ,

May
25

Sevdiğine sözü olan bir kilim dokur

Bu sadece Eskişehir’e has bir durum mudur bilemiyorum fakat Eskişehir’e öğrenci olarak adım atan her birey takiben iki ya da üç ay içerisinde adeta evrimleşiyor. Demem odur ki; Stephen Hawking, kemcük gibi ağzını yaya yaya poz vermek yerinde gelip Eskişehir’de gençleri gözlemlese evrim teorisini kanıtlar; kimselerin de bikbik tartışmasına gerek kalmaz…
Ortaokul yıllarımda kara kuzgun gibi şekli bulaşık telini andıran saçları olan Arap taşşağı gibi esmer bir arkadaşım vardı. Kollarına muhtelif renkte kalemlerle “Doğuş” yazar etrafına kalpler koyardı. Doğuş kasedini cool bir tavırla müzik çalara koyduğunda biz, at gibi kişner misali gülerken bize hiddetlenebilecek kadar aşıktı Doğuş’a.
O bulaşık teli saçlı kız, yıllar sonra Eskişehir’e üniversite okumak için gelmiş ve bugün cep telefonuyla konuşarak salınırcasına beşinci kez önümüzden geçerken bir kez daha düşündüm.
Bu şehire gelirken bildiğin “Sosyeteye girmiş köylü güzeli” tadında ayağında anne ve babayla gözetiminde ve denetiminde aldığı fistanı ile gelenler iki ay sonra oldschool tarzında giyinip ayağına da itlerin bile acıyıp da üstüne işemeyeceği kadar pis ve harap olmuş konversleri geçirip punk oluyorlar…
Olsun olmasına da bu bulaşık teli saçlı kız gibi punk olup, “Bir saat önce 13 kişinin tecavüzüne uğradım.” adlı saç modelini yapıp, altına eve gelen gündelikçi kadının temizlik esnasında giydiği kıyafetleri andıran sözüm ona otantik kıyafetleri giyip elinde sigarayla sokakta bohem tavırlarda yürümek onun neyine eğer adı Halimeyse?
Bu bohem tavırlı punk kızın adı Halime. Halime!
Nedendir bilemiyorum; Halime deyince aklıma hep kilim motifleri geliyor. Bu nasıl bir bilinçaltı?

30° Pamuklu ,

May
15

Kitlelerin sevgisi

Japon bey ile 7′den 70′e herkesin sevgilisi haline geldiğimiz yadsınmaz bir gerçektir. Öte yandan an geliyor ki bu gerçek tüm çıplaklığıyla gözler önüne serildiğinde bütün sanatçı şımarıklığımızdan sıyrılıp adeta yandan yemiş botokslu suratlar kadar hayretler içinde kalabiliyoruz.
Çok değil; bundan birkaç ay önce bu sevgi yumağını Doktorlar caddesi sefalarımız esnasında ilk olarak fark ettik. Genci yaşlısı demeden şehrin tüm delileri kendince sevgisini gösterdi bize. Biri elindeki çiçek saksısıyla bize yaklaştı ve “Kalkın laaaağn!” diye bağırdı ve kalktığımız banka çiçeğini koydu; kimisi tam potinlerimizin dibine okkalı bi balgam attırdı.
İşin özünde asıl beni benden alan sevgi gösterisi, Doktorlar Caddde’sinde nam salmış bir şarapçı amcanın sinsice arkamızdan yaklaşıp fersah fersah ötesinde kibrit çaksak ejderha misali diğer yanda alev alacak kadar alkol kokan suretini Japon bey’le benim kafalarımızın arasına sokup “Yalan gibi değil. Yanlış gibi değil. Çakal gibi değil. Güneeeşşş gibi SE-Vi-Yo-RUM!” diye haykırmasıdır…
Yakın bir zamanda ise yaşlıların bize olan hayranlığını fark ettik. Kimisi banka oturabilmek için bir karışlık yere domala domala yanaşarak kamyon kasası kadar götünü sığdırdı, kimisi sigara ile ilgili yazıdığı 45 mısralık şiiri okudu, kimisi ise bir külhanbeyinin nasıl olması gerektiği konusunda tek konuşmacı içeren bir panel verdi…
Hepsi bir yana çarşamba günü bambaşka bir hayranla karşılaştık. Bir bahar şenliği kalsiği olan ve her gerizekalının bahar şenliğinde gerçekleştirdiği bir aktivite olan “Üniversite Hatırası” yazılı panonun önünde fotoğraf çektirme fasalitesine giriştik Japon Bey’le. Tam Nuh Nebi’den kalma dandik kaftanları, kavukları giymiştik ki elinde fotoğraf makinası ile ağzına 2 ölçü büyük gelen beyaz kaplamalarıyla bize adeta bir sırtlan misali sırıtlan misali “o” belirdi…
Birçok sevgi gösterisiyle karşılaşmıştım ama böylesini ilk defa görmüştük.Fotoğrafımızı çektikten sonra gülerek 1500 defa elimizi sıkarak ertesi gün fotoğraflarımızı almak üzere uğurladı. Ertesi gün fotoğraflarımızı almaya gittiğimizde “Ne kadar pozitif bir çiftsiniz. Pozitifliğiniz yüzünüze yansımış. Birbirinizi tamamlıyorsunuz. Sizi gördükten sonra insanlara daha bir güvenle bakıyorum.” gibi şiirsel komplimanlarda bulunurken biz de fotoğraflarımızı aramaya koyulduk. Mamafih herif, albümün en ön sayfasına koymuş ki bizim gibi bu tür fotoğraf çektirmiş gerzekler, bizim göte benzer suretimizi akıllarına mimlesin…
Elimize sıkıştırdığı kartvizitini aldıktan sonra ardımıza bakmadan uzaklaştık…

Bir Sevda Masalı ,

Mar
18

Çar-Pa

Bugün bir kez daha idrak ettim ki bir erkeği hayata küstürmenin ya da kendinden tiksindirmenin en garanti yolu çarşamba pazarına götürmektir. Zira bu gibi yerlerde erkekler, evlerinde alıştığı kadın profilinin çok daha dışında manzaralarla karşı karşıya kalabiliyor.
Evlerinde erkeklerinin bir dediğini iki etmeyen ve mülayim bir ev hanımı izlenimi kadınlar, pazarda tezgahta birer katile dönüşebiliyor. Bir dedektif edasıyla tezgahın en derininden arayıp bulduğu pazen donu başka bir kadına -ki o artık başka bir kadın değil; bir rakiptir- kaptırmamak için rakibinin kafasını tek hamlede koparabilecek bir atmaca kadar yırtıcı ya da Erol Taş filmlerinde tavuk butu yiyen adamlar kadar vahşi olabilir. Buldukları fistanı karşı tarafa kaptırmamak, adeta bir yaşamla ölüm arasında ince bir çizgidir, savaştır.
Ayrıca bir kez daha kavradım ki mahalle teyzesi deyip geçmemek lazım… Pazenlerin yanında sergilenen tüylü, çıngıraklı, bol retro desenli ya da kırmızı dantelli kilot-sütyen kombinasyonlarına bakarsak geniş bir hayal gücü ve renkli bir cinsel hayatı var bu teyzelerin. Üstleri pişirdikleri kapuskadan dolayı osuruk gibi koktuktan sonra bunları giydiklerini düşünmek istemiyorum…

Fasalite , , ,

Jan
24

Brütal teyzeler

Öyle bahtsız bi insanım ki menepozundan sonra sinirsel olarak über-brütal bi hal almış teyzelerin hepsi bana denk geliyor.
Geçen kış yüncüde yün ararken (Bu arada piyasa bi şanım var. Bundan sonra bahsetmeliyim.) kapıdan girmekte olan kişi beni kenara sıkıştırdığı için bir adım gerilemek zorunda kalmıştım. Farkında olmayarak çantamın ucu teyzenin yumurta kafasına değivermiş. Teyze bana öyle bir höykürdü ki bir an için türbanın pençeleriyle yırtıp içindeki Hulk’ı çıkaracak sandım. “Vay efendim, sen neden dikkat etmiyorsun da? Ben arkaya domalaraktan yün arıyordum da, ya gözlüğüme geleydi. hiç terbiye kalmamış bu gençlikte. Çok terbiyesizleşti bu gençlik…”
Geçen sabah da Japon bey‘le atölyeye gitmek için minibüse binmiştik. Bir, iki durak ötede insanlar inmek için hareketlenmeye başladılar ki yanında ayakta dikilmekte olduğum yerden bitme olduğundan dolayı oturduğunu mu yoksa ayakta mı durduğunu anlayamadığım teyze, tüm yol boyunda kendisini denizanası gibi yaydıktan sonra yanımda inebilmek için huzursuzlanmaya başladı. Kendisi inmek için huzursuzlanıp beni iterken, arkamdan gelip yanımdan geçerek inmeye çalışan insanlar yüzünden daha da huzursuzlandım. Teyze bana bakarak beşinci kez: “Müsade idir misigniz?” dediğin terslenerek: “İnsanlar indikten sonra size de yol vereceğim.” dedim ki demez olaydım… “Ben sağa dimedim ki… Şüfüre didim…” diyerek beni tersledi…

30° Pamuklu ,