Facebook Twitter FriendFeed Tumblr Foursquare
RSS Feed
GWEN + cats Devanear Once upon a time in Estonia

Etiket: hayat

Uzaktaki yuva
19 12 2011

Tekrar rotamızın ne olduğunu bilmeden peşine düşmüştüm. Peşine düştüğüm şeyin bütün insanların ömrü boyunca arayıp durduğu bir gerçek mi, yoksa kendisini avutmasını ümit etmesinden ötürü inandığı koca bir kandırmaca mı olduğunu düşünüyordum.
Gitmekten başka yapacak daha iyi bir şeyim yoktu ki gidiyordum muhtemelen.
Çok sonraları Rusya sınırına en yakın ve hatta son durak olduğunu öğrendiğim bir noktada indik. “Tamam, biraz yürüyeceğiz.” derken gözlerinin içindeki o garip ışıktan birazcıktan çok daha fazlasının beklediğini ama bu ironiden çıkarmam gereken anlamlar olduğunu anlamıştım.
Karlar tüm renklerin üstünü çoktan örtmüştü ve ormanın içinden yürüyorduk. Yerlerde karların örtmeye gücünün yetmediği yaban domuzu ve çakalların ayak izleri vardı. Korkmam gerekip gerekmediğini hesaplıyordum. Sırt çantam ağırdı ama omuzlarımdaki yük daha ağırdı. Tehlike anında koşmak istemediğime karar verdim.
Vücudumda oluşan ağrıları görmezden gelmek için yürüme eylemini bir makinanın görevi olarak kafamda kurgulayıp, aynı zamanda milyonlarca şey kafamda geçirerek kendimi oyalamaya çalışmışken 3.5 saat geçmişti ve elektrik ya da suyu dahi görmezden gelerek sadece uyuyabileceğim sıcak bir oda için ona yalvarmak üzereydim.
Sonra bir araba aniden yanımızda durdu ve bizi alarak çok uzaklara götürdü. Uzak kelimesi bile oranın uzaklığı için yetersiz bir kelime idi zira gittiğimiz yerin dünyanın sonu olduğuna dair yemin edebilirdim. Geldiğimiz yerde kendisinden 50 metre ötesinde kendisine ait saunası ve üstü buzla kaplanmış minicik bir gölü olan ahşap bir bungalov bizi bekliyordu.
Ev sıcaktı; geleneksel Eston ocağında yemekler yavaş yavaş pişiyordu; sormadan bir kadeh şarap, bolca kızarmış ekmek ve tereyağ koymuşlardı. Kısacası burası bir yuvaydı ve yaşıyordu.
Alkolün cesaret duvarını yıktığı noktada saunaya girdik. Saunada oturmaya başladığım ilk beş dakika içerisinde küçücük bir kız çocuğu misali “Burası cehennem gibi.” diye mızmızlanıyorken ilerleyen saatlerde saunadan çırılçıplak dışarıya koşup buz tutmuş gölün buzlarını büyük bir gürültüyle kırıp suyun derinliğine sürüklenirken aklımın iplerini elimde tutmak için uğraşıyordum.
Gölden koşarak yine saunaya girdiğimde ve terlemekten bir süre sonra şelale gibi çağlayacağımı düşündüğüm anda içeriyi aydınlatmaya karşı isteksiz olan mumun ışığında önümde diz çöktü. “Hala cehennemde olduğunu mu düşünüyorsun?” dedi. “Peki, başlarda öyle olduğunu düşündüm ama şu anda gerçekten cennetteyim.” dedim biraz çekingen. Tam yanında duran buzlu suyla dolu kovadan ince uzun elleriyle su alıp yüzümü yıkadı. Narin ellerinin asırlar boyu yüzümde kalması için dua ederken bunu defalarca tekrarladı ve “Ben buradan çıkıyorum ve sen de fazla kalmasan iyi edersin.” diyerek kendini dışarı attı.
Yeterince cesaretimi toplayarak kendimi dışarı attım ve sadece gölden yansıyan ay ışığı ile aydınlanması yüzünden zifiri karanlık olan çimenlikte onu düşüncelere dalmışken buldum. Oturmuş sessizliği dinliyorduk, belki de birbirimizin düşüncelerini dinliyorduk. Toprak ıslaktı. Çırıl çıplaktık. Üşüyorduk. Başımı dizlerine yasladım sadece. Hiç bir anlam aramadan. Ondan hiç birşey beklemeden. Sadece onun dizlerinde bir saniye kalıp sonra geceye devam edecektim. Sarıldı bana. Sardı, sarmaladı beni. Hayatımın en şevkatli birkaç dakikasını yaşattı bana.
Gecenin sonunda metrelerce uzunluktaki bir film şeridine makas atılmış misali uyumuşuz. Sabahın ilk ışıkları belirdiğinde yüzü yüzümde uyuyordu. Kalbim kalbinde uyumaya devam ettim.
“Beni şaşırtamaz.” demiştim ama bu sefer yanılmışım. Beni şaşırttı ve çıkarmam gereken anlam bu idi.


0 kedi gelmiş. , , ,

Havuç
28 11 2011

Ben Gwen.
Geceleri uykumdan uyanıp havuç yiyorum.
Havuç yerken mutfakta duvara yaslanıp onu dinliyorum.
Fark ettim ki nereye gidersem gideyim ben aynıyım.
Bazen geceleri çorba da içiyorum.
Zaman zaman da süt.
Ben Gwen.
Biz değişemedikten sonra ülkeler değişmiş, ne önemi var?
Mütamadiyen havuç.


0 kedi gelmiş. , ,

Marilyn
14 11 2011

Gözlerimi kapatıyorum.
Ve açıyorum.
Eğer ona bir lakap bulmak gerekseydi sanırım Marilyn olurdu. Kadınlara yakışan bir hassasiyeti ve narinliği vardı. Bazen bu hassasiyet karşısında kadın olarak korkardım.
Hayatımın ortasına bomba gibi düşen davetsiz misafir gibiydi Marilyn. Bir gece ona dostum olarak başımdan geçen birbirinden boktan olayı anlatıyorken, buyur dahi etmemişken çat kapı giriverdi hayatıma. “Olmaz.” demiştim. Sahi ya, olmazdı da gerçekten.
Koskoca bir savaştan çıkmıştım adeta. Savaş boyalarım akmış, yara almış, ağır ağır batıyordum. Ne birinin beni toparlamasına karşı isteğim, ne de –daha kötüsü- inancım vardı. “Yorgunum.” dedim sesimdeki belirgin yorgun ifadeyle. “Sana özveride bulunamam.” “Senin bir şey yapmana gerek yok. Ben senin iyi olman için herşeyi yaparım.” dedi Marilyn.
Bazen şans eseri herşey yolunda gitmiş olabilir ve kaçınılmaz olarak içeri buyur etmeksizin size gelen davetsiz misafirler hayatınızda baş köşeye oturabilir. Esasında sonu acıklı her aşk hikayesi de böyle başlar.
Ortada hiç sebep yokken, tek bir sebep dahi yokken ben de istedim onu ve onu tutup hayatımın tam merkezine koydum yine hiçbir sebep yokken. Sonrasında gereksiz bir “Sana aşığım.” cümlesi sarfiyatı gerçekleşti. Oysa ki ben ondan ne bana aşık olmasını, ne hayatının merkezine yerleştirmesini, ne de başka birşey beklemiştim; ona verebileceklerimden fazlasını ondan beklememiştim.
Sonra aylar ayları kovaladı ve aşık olduğu huylarım ona çok gelmeye başladı ve bu yüzden doğasıyla aramızda sebebi bu huyları değiştirmeye dayanan çetin bir savaş gelişti. Sonra, tabii ki, birşeyler yoluna gitmedi ve şahane giden bir yıldan sonra şahane şekilde ayrıldık.
Ayrılmamızın akabininde gelen üçüncü günde bana karşı hesapsızca sarf ettiği cümleleri bir başka kadına saçtığını ve hatta noktasına, virgülüne dokunmaya bile zahmet etmediğini fark ettim.
Senelerdir onu seviyordum ben.” diyordu ama ben en başında beni çıkardığı noktadan daha da derine düşmüştüm ki duyamıyordum.
Gözlerimi kapatıyorum.
Ve açıyorum.
Eski bir binadayım. Takvimlerin ya da saatlerin neyi işaret ettiğinin öneminin olmadığı bir noktada duruyordum. En az bina kadar eski bir adam gözlüklerinin burnunun üstüne düşürmüş bir tomar kağıdı inceliyor. Yüzünün çizgileri dile gelse “vahim” derdi. Binadan yükselen eski kokusu kadar vahimdi herşey.

- Sonuçlar iyi değil.
- Yani?
- Yani ölüyorsun.
- Yani?

Ölmek mi daha vahimdi, yoksa kalan kısacık zamanını çekinmeden ellerine teslim edebileceğin adamın bu hayatı kabul edemeyecek kadar korkak olması mı bilemiyordum.
Gözlerimi tekrar kapatıyorum.
Ve açıyorum.
Evin en kuytuda kalan, karanlık köşesinde taburede resmen tünemiş şekilde oturuyorum. –Küçük İskender’in de tabiriyle- Bu şehirde havuç ve yalnızlık yiyorum.
Beraber uyandığımız sabahları düşlüyorum. Hala o delik deşik t-shirtlerini giyiyor musun? Ya o kahraolası kedin? Hala sabahın köründe uyandırıyor mu seni? Beraber aldığımız montunu giyiyor musun? Sıkı sıkı sarılıyor musun ona? Hava çok soğuk mu orada?
Burada hava çok soğuk ve ben suçu aramızdaki onca mesafeye atmaya meyilliyken asıl sorunun sevgisizlikten kaynakladığını görmek beni incitiyor.
Birbirlerini gerçekten seven insanlar biribirleri için ağlıyorken benim tam burada senin için ağlıyor olmam mı, yoksa ağlamayı dahi beceremiyor olmam mı daha can yakıcı bilemiyorum.
Ben üzülüyorum, sen günde bir kere bile adımı anmıyorsun.
youtube


6 kedi gelmiş. , , ,

Huzurluyduk
29 10 2011

Kadın umutsuzluğa kapıldıysa da metanetini koruyor gibi görünmeye çalışıyordu.
Adam demiş ki: “Ben gerekirse bu arabayı uçurumdan yuvarlar, oraya koşarak ulaşırım. Onu sana bulacağım ama herşeye hazırlıklı olmalıyız. Yaralı olabilir. Kolunu ya da bacağını kaybetmiş olabilir. Akıl sağlığını yirimiş olabilir ya da onu tabutta geri getirebiliriz.
Sadece “Bul bana onu.” demiş kadın.
Sonra o arabadaydım. Adam arabayı kullanırken kadının elini tutuyordu.
Rahatlamışlardı.
Ağustos güneşi içinizi ısıtıyordu. Mutsuz ama huzurluyduk.


2 kedi gelmiş. , , ,

Sürpriz
24 10 2011

tren 1Diyor ki: “Çantan hazır olsun. Gidiyoruz.” Sormak bile aklıma gelmezken ekliyor: “Ama nereye gittiğimizi söylemeyeceğim. Aslında ben de buralı olarak hiç gitmedim. Hepimize sürpriz olsun istiyorum.
Durup düşündüğümde hiçbir şeyin sürpriz olmadığını ve doğasıyla herşeyi kayıtsız ve hatta şartsız üzerime alabildiğimi fark ediyorum.
Birşeyler yaşıyoruz. Ailemize dair, sevdiğimiz adam ya da kadınlara dair, dostlarımıza dair. Birşeyler yolunda gitmezken aslında “Yazsam roman olur.” klişesiyle bizi örseleyen ve hatta sivri yanlarımızı törpüleyen ama esasında bir başkasına hava, cıva olan paradoksal durum ortaya çıkıveriyor.
Zaten sonrasında koca bir koyvermişlik ve boşvermişlik haline elinizde kalıyor. En saf haliyle elinizde mi kaldı, yoksa birisi mi elinize verdi anlayamıyorsunuz bile.
Bir kız düşün ki daha çok genç ve çok toy ama bir o kadar olgun ve bana diyor ki: “İnsanların kaçıp gitme isteğini anlamıyorum.” Gülüyoruz.
Hikayemi bir ucundan tutup didikliyoruz ve o zaman insanlar delilik, şizofrenlik ya da aklını kaçırmışlık üzerine o kadar beylik laflar ederken esas deliliğin koyvermişlik ve hemen ardından ona eşlik eden boşvermişliğin ta kendisinde olduğunu görüyoruz. Yaptığım onca şeyi meşrulamış oluyorum.
Sürpriz” diyor bana adam. Beni şaşırtamayacağının hiç farkında değil.


0 kedi gelmiş. , ,

Kiek in de Kök
16 10 2011

Sabah keten perdelerin arasından sızan soluk ama inatçı ışıkla uyandım.
Ev nereden baksan 500 senelik var. Taş bir bina. Odamda yer, gök, kapı, baca, herşey ahşap. Soruyorum ki hangimiz daha yaşlı ya da soğuk hissediyoruz?
Kaloriferin yanındaki yatağımda çoktan uyanmış olduğumu reddedercesine aheste ve nazlı bir şekilde dönüyorum. Yatağımın yanındaki pencereden Kiek in de Kök’ü görüyorum.
Bazı anlar vardır içinde sorgu, sual barındırmaması gereken; her saniyesini vücudunun her hücresinde fıldır fıldır gezen uyuşturucu gibi yaşaman gereken. Öyle bir gün yaşıyorum.
Yine de kafamda binlerce soru. Kendimi alıkoyamıyorum. Yaşamaktan geri kalıyorum.


0 kedi gelmiş. ,

tıkandım
1 08 2011

000015Ne zaman okumaya başladım hiç bilmiyorum. Gerçi neden okuduğumu da bilemiyorum. İlk olarak ne zaman yazdığımı hatırlamıyorum. Esasında neden yazdığımı da idrak etmiş değilim. Sahi ya. İlk olarak kendimi ne zaman idrak etmiştim ki ben?
Kendimi idrak ettiğimde yazıyordum zaten ben. Sonra yazamadım. Yazma yetimi mi kaybettim, yazmaya yetemedim mi; yoksa kendimi mi kaybettim anlayamadım.
Zamanla yazmadığımdan dolayı tıkandım ya da tıkandığım için yazamadım.
Hayat koyverdiğim yerde beni bekliyor. Yazacak bir şey yok bugüne dair.” diye düşündüğüm noktada nokta koydum yazıma.
Günler birbirini kovalıyordu. Ben, hayatın yavaş ilerlediğini zannederken birçok gün geçip gidiyordu. “Anlatacak hikayem yok.” diye düşünüyordum ama aslında binlerce şey ışık hızıyla aklımdan geçip gidiyordu. Hayat geçip gidiyordu.
Şimdilerde ise penceremden görünen üç parmak gökyüzünü bile anlatmaya ihtiyacım var çünkü bir şeyler olmuyorken bir şeyler oluyor sebepsiz yere hayatta. Bilmeye ihtiyacım var.
Aslında olan biten her şeyin bir sebebi vardır; zira her şey de olacağına varır.


0 kedi gelmiş.