7
Interrail ile Yurop0
Dışarıdaki dondurucu soğuktan ve biraz da atölyede solumak zorunda kaldığımız tinerden ötürü Japon bey ve Fulya ile şimdiden önümüzdeki yaz için planlar yapmaya başladık. Ağustos ayının sonundan itibaren tamamiyle dengelerinin değişeceği yeni hayatım için hem bir hazırlık, hem de bir nevi hediye olacak bu…
On adım bile ötemde durmayan buzdolabına kadar gitmek için yarım saat civarı hesap yapan ve derin hesaplar sonucunda bir sünger kadar hareketli olduğumdan üşenerek yemek yemekten vazgeçen ben, Interrail denen şeyle koskoca Avrupa’yı gezmeyi planlıyorum… Gerçi tren saatlerine baktığımda gözüm korkmadı değil… Örnek vermek gerekirse İstanbul – Viyana arası 36 saat sürüyormuş. Yanılmıyorum değil mi? Şimdiden tasası düştü bana.
Ya trende kakam gelirse? Trende hiç kaka yapmadım ki. Ya terlersem? Ya sinirden kaşıntı tutarsa? Ya trende horlayan olursa? 36 saat sonunda gırtlağına kadar sokarım bacağımı. Şimdi ben alışveriş yapmasını seven insanım, umarım beğendiğim şeylerin hepsini taşıyabilirim. Sokaklarda yatmamız gerekicek sanırım. Ya hava umduğumuzdan soğuk olursa? Sürekli kullanmam gereken ilaçlar var. Ya bunları uyuşturucu madde zannederler de gözaltına alırlarsa beni? Korkudan bırak İngilizce’yi anadilimi bile unuturum ben.
Nostradamus’un bir nevi ilham perisi sayılabilecek anneannem bile bu kadar üretemezdi sanırım.
Kendime vermek istediğim bu hediye çok iyi gelcek bana. Eminim… Köklendiğim yerden kopmak istiyorum. Kendimi güvende hissetmeden tanımadığım yüzler ve aşina olmadığım diyarlarda bir nokta olup kaybolmak istiyorum. Endişelenmek, ürkmem ve korkmak istiyorum. Ve sonra tekrar ait olduğum diyarlara kök salmak istiyorum…
5
Yemekteyiz Gwen
Öğrenci evinde nadir görülen durumlardan biri olan buzdolabında tencereler dolusu yemek bulunması olayına tanıklık etmeleri ve bunu kutlamak için Fulya ve Devrim bu akşam bendeydiler. Çeşit çeşit yemek bulmuş olmamızın ukalalığından olsa gerek Yemekteyiz tadında bir akşam yemeği yemiş bulunduk. Ayrıca bir çok forumda ya da feyçbuk gibi ortamlarda öğrenci evi gariplikleri ya da öğrenci evi icatları başlıkları altında incelenmek üzere Devrim turşu yerken içinden sosis turşusu diye birşey buldu. (o sosisi kahvaltıda turşunun içine kim düşürdüyse ağzına kuş pislesin.)
Bu her biri şahsına münasır çifti -ki kendileri alyans denen kelepçe ile birbirlerine geçtiğimiz yıl bağlanmışlardır- evlerine uğurladıktan sonra bulaşık dağını temizlemeye çalışırken kendimi evli gibi hissetmemden mütevellit aptal aptal sırıttığımı farkettim.
Bu çiftin kendine has güzelliğinden midir, yoksa tıpkı Medyum Memiş’in Ketoya vurduğu kötekten sonra peydah olan onlarca biyoenerji uzmanın ağzını yaya yaya anlatılan altının etkisi midir bilemiyorum ama bi yandan bulaşığı yıkarken bir yandan da “Evladım, annecim, burnunun bokunu yiyeyim yapma, yavrucum.” diye çığıracak, ardından da bir yandan bulaşıklı elini beze silerken bir yandan da kocasına kahve karacak bir kadın gibi hissettim.
Tam da bu hissiyatın orta yerinde bir telefon sesiyle irkildim ki ne irkilmek… Çalan telefonun melodisi, bir Nokia melodisiydi. “Ama benim Nokia telefonum yok ki” diye düşünürken çalan telefonu buldum ve açtım. Telefondaki ses, Fulyaydı. “İlk defa kendimi arıyorum.” dedi bana.
Soğuk ve karlı sokakta sevdiğin adamla el ele eve yürüme arzusu böyle birşeydir; koskoca çantanla beraber herşeyini unutup gidiverirsin…






