16
Devrim Deniz0
Hayatlarını küçücük bir prensle taçlandıracaklarını öğrendiğimiz gün ağlamakla çığlıklar atarak kollarımız iki yanda açık çığlıklar eşliğinde koşmak arasında kalkmaktan ötürüdür ki olayın ciddiyetini çok kavrayamamıştık. Mamafih gün be gün Fulya’nın içinde büyüttüğü o prensin Fulya’yı bir file benzetişine ve karnına ardı ardına tekmeler savurmasına tanıklık ettim.
İşte bu küçük prens, daha 10 günü almasına rağmen dün öğlen doğumgününü kutlamakta olan annesine belki de bir kadının hayatının en güzel ve anlamlı hediyesini verircesine kucağına gelivermiş.
Bense her evresinde bu bebeğin büyümesine tanıklık eden bir kadın olarak halen garip bir sarhoşluk hali içerisindeyim. Bir yanım, Fulya ve Devrim için çılgınlar gibi sevinirken; bir diğer yanım, belki de hiç bir zaman içimde bir çocuğu taşıyamayacağım gerçeğini tokat gibi yüzüme çarparak beni çıldırtıyor.
Kendimi örseliyorum; böylelikle sivriliklerimi törpülüyorum…
Yine de hoşgeldin Deniz. Seni seviyorum. Kendi çocuğum gibi…
20
Genetik bu
Bir kış günü çılgın bir ilkokul öğretmeni, san’at aşığı olan bizleri ücretsiz ders eğitim verdiği vakıfa götürüp birbirinden yetenekli çocukların resimleri gösterirken bir terslik olduğunu sezmiştim. Orası biribnirinden pırıl pırıl çocukların eğitildiği bir vakıftı mamafih içeride eşşek ölüsü gibi bir koku vardı. Japon Bey’le anlamsız gözlerle birbirimze bakıp Fulya ve Devrim’e durumu çaktırmamay çalışırken içimden “Yine osurdu ya bu adam.” diye sayıklamaktaydım.
Tam bu esnada Japon Bey de “Ben ter mi kokuyorum lan!?” diye geçirip terin bu kadar acayip kokmasının sebebinin dün akşam yediği üç tabak dolusu pilav yüzünde mi, yoksa onun üzerinde serpiştirmiş olduğu altı kepçecik pastırmalı kuru fasulyeden mi kaynaklandığını düşündüğü esnada birden bu buram buram kültür kokan ve daha sonradan bu koku üstüne eşşek ölüsü kokusu sinmiş olan eğitim yuvasına bu kokuyu ellerimizdeki taze soğan, pırasa, brokoli, karnabahar, salatalık dolu poşetlerle taşıdığımızı farketmiş bulunduk.
Genç öğretmenin kibarlığından mıdır, yoksa gecenin geç saatine kadar orda çalışmanın verdiği açlıktan mıdır çözemedik fakat ağzını açıp tek kelime etmemişti.
Yapmış olduğumuz “eğitim yuvasına taze soğan eşliğinde teşrif etme” denyluğunu henüz içimize sindirememiştik ki; yine kültür ve eğitim dolu gezintimizde sahafı baştan aşağı soğan kokularına boyayıvermiştik. Sahafın “ne alırsan 50 kuruş, 1 TL.” kampanyasının olduğu bir gün, içerisi tıklım tıklım doluyken bu denyoluğu yapmış olmamız ortamı ziyadesiyle şenlendirmiş olabilir fakat kendi denyoluğumuzu oturup düşünmemiz gerekliliği açısından bizim için büyük bir adımdı.
Tam da bu salaklıklara gülüp geçmişken geçtiğimiz hafta rapor almak vesilesiyle evimin yakınındaki Halk Sağlığı Merkezi’ne gittiğim esnada annemin kaşla göz arasında yok olduğunu farkettim. Raporumu almak için görevlinin masasının önünde bekliyorken geçmişten gelen, çok tnaıdık bir koku ile irkildim. Gözümü kapıya diktiğimde Halk Sağlığı Merkezi’ne hemen binanın yanında kurulmuş olan pazardan bol taze soğanını ve yeşilliğini kapıp gelmiş annemi gördüm.
İşte o vakit, taze soğan ve devlet kurumları arasında kurmuş olduğum bu derin bağ bir tesadüf değil…
3
Süper hademeler
Fulya’nın sergisinin kokteylinde yardımcı olmak üzere Japon bey ile pazartesi günü İstanbul’a yola çıkmıştık. Japon bey’in trende pantolonuma salya akıttığı kısmı es geçerek terelelli ve Fındık Abla’nın harika ev sahipliğine vurguda bulunmak istiyorum…
Terelelli’yi adeta en son yerküre soğurken görmüştüm; dolayısıyla özlemiş olabilirdim fakat ibneliğimden belli etmedim. Kendisi görüp görülebilecek en doğal sarışın zekasına sahip insanlardan biridir. Gönüldaşımdır; bayırgülümdür. Ekmeğini taştan çıkarıp koca parası yiyeceği günlerin hayalini kuran hiç büyümeyecek bir kız çocuğudur. Ayrıca kendisi ebatlarında iki erkek kedi ile ev arkadaşlığı yapmaktadır.
Fındık Abla’nın ise adı üstündedir. Fulya’nın ablasıdır mamafih hepimizin annesi olmuştur. Boğaza nazır dünyanın en şirin evinde oturmaktadır. Evi de kendi gibi Fındık’tır. Ses tonu ve gülümsemesiyle insanların içini ısıtıp gevşeten yegane insanlardan biridir.
Ev sahiplerimiz böylesine harika insanlar olunca biz de serginin kokteyline bomba gibi giriş yaptık. Servis yapacak elemanların beyaz gömlek ve siyah pantolon giymesi zorunlu olduğundan dolayı Japon bey ile magandavari pantolon ve gömleklerimizi giydik. Ayrıca Japon bey’in kokteylde giydiği ayakkabıları beni benden almıştır; o sivri burunlarıyla adeta Karadeniz pidesine benziyordu.
Bütün gece kostümlerimizle etrafta elimizde tepsiler, şarap kadehleri, kanepelerle koşturduk. Dirseklerime kadar zeytin ezmesine batmışken sıfatım, omzumda sarı scotchbrite bezden pelerinim, ellerimde yeşil vanilya kokulu bulaşık eldivenlerim, gözümde kaynak gözlüğü ve göğsümün üstünde kocaman bir H ile canlandı. Kendimi uçabilen süper bir hademe gibi hissettim.
En çok da ben delicesine kanepe hazırlamaya çalışırken bize yardım vaadinde bulunan arkadaşların salamlı sandviç eşliğinde şaraplarını yuvarlamaları anlarında kendimi hademe gibi hisettim…
31
Issız
Doç. Dr. Nadide Karkıner’in “Fulya Ünal’ın resimleri gerçeklik ile özne arasındaki ilişkinin gerçekleştiği ara bir mekân olarak belleğimizde yerini alıyor. Ressamın resimlerindeki yalnızlık ve eksiklik iddiası ardımızda bıraktıklarımızı bir gün mutlaka geri dönüp arayacağımızı bize hatırlatıyor.” şeklinde tasvir ettiği günümüz genç sanatçılarından Fulya Ünal’ın Issız adlı resim sergisi 1-9 Nisan tarihleri arasında Caddebostan Kültür Merkezi’nde tüm ilgililerin beğenisine sunulmuştur.
İlham perileri Fulya’nın aklında ilk kez uçuşmasından itibaren her bir tablonun gelişimine yakından tanıklık etmiş; ilk fırça darbesinden son fırça darbesine kadar izlemiş; atölyesinde boyasının ve tinerinin kokusunu içine çekmiş kişilerden biri olarak kendinize ayırdığınız zaman içerisinde Fulya’nın dehasının minicik bir parçasını görmenizi tavsiye ederim.
Fasalite fulya ve devrim, san'atHayatımızda bazı kişileri ve nesneleri hesaptan düşeriz. Hesaptan düşen ise devre dışı kalır ve onu ardımızda bırakırız ya da bıraktığımızı sanırız. Daha sonra hayatın anlamını aramak için dışarıda bıraktığımız kişiler ve nesnelerin peşine düşeriz.
25
Uçan kadın
Pazartesi günü Japon bey ile Güzel Sanatlar Fakültesi’nde açılan ve fakültenin öğrencilerinin Paris gezisindeki gözlemlerini anlatan Paris sergisine gittik. Fulya ile önceden sözleştiğimiz halde bir türlü bulamadık. Haklı olarak bulamadık çünkü kendisi ne yerde idi, ne de gökte… Adeta çizgi filmlerde resmedilen üzerine çarşaf atılmış hayaletler gibi havalarda uçarak süzülüyordu.
“Bir dakika gelsene” dedi bana ki biz, rahat insanlar olduğumuz için böyle gizliden gizliye konuşmamız yoktur. İşkillendim. Koca yeşil gözlerini daha da çok açtı yanlız kaldığımızda. Pembe dudakları kulaklarına kadar adeta bir yay misali gerilmiş. Gözlerimin için baktı ve bir kadın olarak beni de can evimden vuran şu tek kelimeyi söyledi:
Hamileyim.
-Doğal olarak- bunun esasında bir kadına nasıl bir haz verdiğini bilemiyorum fakat ben dahi işittiğim ilk dakikadan itibaren zamanın donup, tüm mekanın bizim etrafımızda döndüğünü hissettim. Ben bu mucizevi olaya yakınen tanıklık edecekken kim bilir Fulya dakika dakika büyüdüğünü içinde hissedecekken neler düşünecek?
Çocuk doğurasım geldi.







