3
Baş belasının günü1
Gün itibariyle en sevdiğim sevgilim olan Japon bey’in doğumgünü idi. “En sevdiğim sevgili” ibaresi bir yana dursun; kendisi biricik sevgilimdir ve dolayısıyla kendisini en çok sevmek zorundayım. Zira bu ibareyi de bir pekiştirme olsun babında kullanmış bulundum.
Yurtta ve tüm elçiliklerde 21 pare top atışı, domates festivali ya da bilimum Rio karnavalı gibi fasaliteler eşliğinde çoşku ve huş’u içerisinde kutlanmasına rağmen biz sadece atölyede “İyi ki doğdun Japon!” diyerek ağzımızı yaya yaya gülerek kutladık. Zaten doğumgünü, atölyedeki tüm kişilerin pasta yemesi için bir bahane idi; yoksa Japon’un doğumgününü kutlamayı hiç de arzu ettiğimiz yoktu.
Fulya’nın almış olduğu frambuazlı pastanın yaklaşık olarak yarısını yedikten sonra “İyi ki varsın!” içerikli cümleler kurdum ki bu tamamiyle pastaya istinaden ve pastanın verdiği ağırlıktan ötürü idi. Yoksa Japon bey, tam bir baş belasıdır. Bir ömürlük bir beladır…
1
Yıl dönümü
Sanırım Hindu geleneğinde yıl dönümlerinden önce yapılan temizliğin eski yıla ait bütün kötüyü ve çirkini süpürüp yerine iyiyi ve güzeli bıraktığına inanılır. Yılbaşını yanımda geçirmek vesilesiyle annem gelmeden önce giriştiğim derinlemesine temizlik esnasında sürekli bunu düşünerek kendimi avuttum. Avuttum ki evi temizlemekten nefret ediyorum.
Öte yandan kendimi avuturken her yılın üstündeki tozu aldıkça bir sonraki yılın nasıl da ağır geldiğini fark ettim. Herkes blog ya da feyçbuk gibi muhtelif mekanlarda kelebekli, kalpli, pırıldılı, şıkırtılı arkaplanların üstüne fonda insanın içini neşe ve umutla dolduran oynak parçalar eşliğinde yeni yılda yapmak istediğim 10 şey ya da yeni yılda istedğim 10 hediye iyimserliğinde davranadursun ben sadece bir an önce Eylül ayının gelmesi taraftarıyım…
Ben de isterdim kedi miyavlamalarıyla oluşturulmış bir adet cingıl bels melodisi üzerine “Yeni yılda sevgi, dostluk, kardeşlik, bir adet Holga ve filtreleri, ayrıca 5 kilo verip Frida Kahlo’dan az hallice görünmek istiyorum.” gibi demeçler vermeyi ama olmadı. Olamadı.
Dün gece Sünger’deydik. İnsanlar umarsızca masaların üstünde umarsızca dans edip, birbirlerine sürtünerek dans ederken içlerinden hangilerini götürsem derdindeydiler. Onlar bu kadar hoyratça zamanını geçirirken ben gerzek gibi etrafa sırıtırken içimden ayları sayıyordum. Sanırım kafamın içine bi çip koymuşlar ve bu beni sürekli off konumuna getiriyor ve korkarım ki bu çip dediğimşeye kimileri beyin adını veriyor…
Sanırım küçük bir Bree Van De Kamp gibiyim…









