2
Çin iştim2
Her erkek gibi, babam da içip içip sarhoş olmadığını ve hatta on kaplan gücünde bir cengaver kesildiğini sananlardandır. Dut gibi sarhoş olup yeni yetme zilliler gibi etrafta kişnercesine güldüğü bir gecenin sabahında “Nasıl da içtik ya.” diye böbürlenip iki ayağı üzerinde evine dönebildiğini sanmıştır çoğu geceler.
Mamafih mazi içimde yaradır; ki bu yüzden hiç unutmam; ben daha sekiz yaşımdayken yine dut gibi sarhoş olduğu gecelerden birinde dedemlerin evinden ayrılmak üzere ma’aile asansöre bindiğimizde kendisinin gülleden az hallice evrak çantasını taşımam için rica çemkirmişti(!). O zamanlarki kiloma denk olan çantayı taşıyamayacağımı belirttiğimde ise o yaştaki bir çocuğun hala uyanık olması için çok geç olan bir saatte kafama gelen bir tokat darbesiyle ayakta seyretmekte olduğum uykumdan irkilerek uyandım.
O uyanış; aslında babamın 52 kiloluk dedem değil de; kiminle içki konusunda sidik yarıştırırsa yarıştırsın her daim kendini rezil edeceğine uyanıştı…
Kendini ve dolayısıyla bizi her daim ortamda, camiada ya da cemiyette; her nerede olursa olsun maymun edişini acı bir gülümseyle maskelemeyi öğrenmiştik.
Öğrendiğimiz daha başka şeyler de vardı esasında. Polisler kana karışmış alkolü çeşitli cihazlarla doğru ya da yanlış ölçümlemeye çalışırken biz, babamın alfabedeki hangi harfleri daha sık kullandığına dikkat ederek hem kana karışan alkol oranını, hem de cinsini tespit eder duruma gelmiştik.
“Ne içtin?” sorusunu “Çin iştim.” şeklinde yanıtladıysa o geceyi gerçekten de dediğini gibi bir ya da iki kadeh cinle noktalamış demekti. Öte yandan “Jin ijtim.” diyorsa üç kadeh üstüne bira ile cila yapılmış demekti.
Ağzı yerine götünü denk getiren insanın cin içmek neyinedir; onu da bilmiyorum ki…
11
Emeğe saygı +rep pls
Kitap okumayalı öyle uzun zaman oldu ki; sanki en son okuduğumda Çinliler kağıdı yeni yeni icat ediyorlardı. “Eskiden kitap okumak benim için nefes almak gibiydi.” buram buram entelektüel olma kaygısı kokan, bolca hanzoluk taşıyan tavır bir yana; etrafımdaki birçok yaş ve statü olarak denklerimin pembe kapaklı, İpek Ongun’un az erişkin hali tadında kitaplar okuyorken kendimce hiç fena sayılmayan bir anlayışa sahip olduğumu söylemeyi bir borç bilirim…
Kitaplarıma fetiş derecesinde değer veriyorken bugün, asırlardır kitap okumuyor olduğumu farketmek beni ziyadesiyle utandırdı. Sanki kitapları bir kenara bıraktığımdan beri zihnimin çalışmasını da durdurmuş gibi hissettim. Utanmamı örtbas etmek için “Çok yoğunum.” gibi bahaneler uydururken bu suçluluk duygusu içerisinde kendimi bir kitapçıda yarım kitaplık dolusu kitabı çantama dökerken farkettim.
Bu suçluluk duygusundan kurtulmanın akabininde duyduğum o müthiş huzurla birlikte dimağımın tekrar ışık saçtığını, adeta öklere çıkarak bir sailormoon gibi olduğumu hissettim.
Öte yandan zihnime yararlarını düşünerek sevinmem bir yana dursun; bedensel olarak bazen sancılı olabiliyor…
Ergenliğinin ortalarında bir birey iken bir gece vakti yatağıma uzanmış, ayaklarımı mortu çekmiş sütçü beyiri misali havaya dikmiş kitap okumaktayken babam odamın kapısında duruverdi:
- Ne yapıyorsun sen?
- E, kitap okuyoruuuuğm.
- Nedir o kitap?
- Küçük İskender’in Cangüncem isimli kitabı.
- Ne kadar zamanda yazmış o adam o kitabı?
- Günce olduğu için sanırım 7-8 yıllık günlüklerinden oluşuyor.
- O kitap 7-8 yılda yazılmış ve sen bu şekilde uzanarak okuyorsun, öyle mi?
İşte, bu diyalog sonucunda Objektif programının vermiş olduğu insanlık dersinden daha büyük insanlık dersi almamdan mütevellittir ki; yanaklarım adete iki göt lombağına dönüşmüştür ve o gün bugündür kitap okurken kız istemeye giden ortayaşına yakın abazan adam sümsüklüğünde oturarak, ibadet ediyormuşcasına saygı içerisinde kitaplarımı okurum.
Sen ne gerizekalısın, baba…







