22
Uçuşan makyaj0
Aldığım makyaj malzemelerinin kalıcı çıkmaması sorunsalıyla karşı karşıya kaldığım şu günlerde kafayı yiyecek gibi oluyorum.
“Nasıl olsa biraz sonra uçup gidecek.” mantığıyla badanaladığım suratım evden çıkmadan önce alı al, moru mor gözüküyorken eve geldiğimde tamamı uçup gittiği için önce üstüne soğuk su dökülüp ardından havluyla dövülmüş gibi gözüküyor.
Bana bu malzemeleri öneren tezgahtar kızın gözlerini oymak istiyorum.
20
Genetik bu
Bir kış günü çılgın bir ilkokul öğretmeni, san’at aşığı olan bizleri ücretsiz ders eğitim verdiği vakıfa götürüp birbirinden yetenekli çocukların resimleri gösterirken bir terslik olduğunu sezmiştim. Orası biribnirinden pırıl pırıl çocukların eğitildiği bir vakıftı mamafih içeride eşşek ölüsü gibi bir koku vardı. Japon Bey’le anlamsız gözlerle birbirimze bakıp Fulya ve Devrim’e durumu çaktırmamay çalışırken içimden “Yine osurdu ya bu adam.” diye sayıklamaktaydım.
Tam bu esnada Japon Bey de “Ben ter mi kokuyorum lan!?” diye geçirip terin bu kadar acayip kokmasının sebebinin dün akşam yediği üç tabak dolusu pilav yüzünde mi, yoksa onun üzerinde serpiştirmiş olduğu altı kepçecik pastırmalı kuru fasulyeden mi kaynaklandığını düşündüğü esnada birden bu buram buram kültür kokan ve daha sonradan bu koku üstüne eşşek ölüsü kokusu sinmiş olan eğitim yuvasına bu kokuyu ellerimizdeki taze soğan, pırasa, brokoli, karnabahar, salatalık dolu poşetlerle taşıdığımızı farketmiş bulunduk.
Genç öğretmenin kibarlığından mıdır, yoksa gecenin geç saatine kadar orda çalışmanın verdiği açlıktan mıdır çözemedik fakat ağzını açıp tek kelime etmemişti.
Yapmış olduğumuz “eğitim yuvasına taze soğan eşliğinde teşrif etme” denyluğunu henüz içimize sindirememiştik ki; yine kültür ve eğitim dolu gezintimizde sahafı baştan aşağı soğan kokularına boyayıvermiştik. Sahafın “ne alırsan 50 kuruş, 1 TL.” kampanyasının olduğu bir gün, içerisi tıklım tıklım doluyken bu denyoluğu yapmış olmamız ortamı ziyadesiyle şenlendirmiş olabilir fakat kendi denyoluğumuzu oturup düşünmemiz gerekliliği açısından bizim için büyük bir adımdı.
Tam da bu salaklıklara gülüp geçmişken geçtiğimiz hafta rapor almak vesilesiyle evimin yakınındaki Halk Sağlığı Merkezi’ne gittiğim esnada annemin kaşla göz arasında yok olduğunu farkettim. Raporumu almak için görevlinin masasının önünde bekliyorken geçmişten gelen, çok tnaıdık bir koku ile irkildim. Gözümü kapıya diktiğimde Halk Sağlığı Merkezi’ne hemen binanın yanında kurulmuş olan pazardan bol taze soğanını ve yeşilliğini kapıp gelmiş annemi gördüm.
İşte o vakit, taze soğan ve devlet kurumları arasında kurmuş olduğum bu derin bağ bir tesadüf değil…
16
Bershka bokunu satsa alırım
Bershka denilen marka ile Türkiye tanışana kadar kıyafet hususunda ciddi problemleri olan insan idim. Artık değilim. Değilim dediysem de insan değilim mahiyetinde söylememiştim mamafih Türkçe dilbilgisi kitaplarının vazgeçilmez tanımlarından olan “Türkçe, lastikli bir dildir.” gibi osuruk tanım yüzünden 110 kiloluk anneannemin don lastiğini çekercesine konudan bir çırpıda uzaklaşabiliyorum.
Bershka’dan önce ne giymem gerektiğimi idrak edip bu idrak düzeyinde parçalar bulamamam yüzünden İpekyol ve çarşamba pazarı arası gidip gelen bir tarzım vardı ki kendi çapımda bir moda ikonu olmaya aday idim. İpekyol’dan Birleşik Krallık’a bir uçak bileti ederinde alınmış bir adet kotun üstüne uygun bir parçayı denk düşüremediğim için Çarşamba pazarından almış olduğum ishal kuşun boku rengindeki penyeyi giyiveriyordum ki çok şenlikli bir tarz oluveriyordu.
Bershka ya da Pull and Bear gibi tarzı netçe belirlenmiş markaların etrafta boy göstermeye başladığı zamanlar adeta derin bir nefes almış oldum.
Ben ki zamanında pembe bir eşofman altı üstüne haki yeşil t-shirt, alına turunulu çorap ve siyah beyaz çizgili babet kombini yapmış bir insanım. Ziyadesiyle kapılarının önüne pazen donu, çiçekli basma şalvarı ve hardal rengi yeleğiyle oturup çekirdek çitleyen teyzelerden bir farkım yokken tarzıyla ışıldayan bir insan halini aldım. Aslında sadece ben öyle olduğunu düşünüyorum da olabilir.
Bershka ya da Pull and Bear’ın moda dünyasına beni kazandırması ve bu sebeple tüm hayran kitlemin gözlerinin benim ışığımla kamaşması iyi, hoş da; yaz günü gidip de Bershka’dan mont almak da neyin nesi?
Montu binbir bahaneyle aldım da; peki, sayı ile geldiği için müşterilere verilmeyen askıları iç kullanmayaak olsam da almaya çalışmak ve alamadığım için çirkefleşip kasiyer çocuğa “A-aaaa. Bershka’nın sahibi de ne ucuzcuymuş. 2 askıyı çok gördü.” diyerek psikolojik baskı yapmak suretiyle kan kusturmak da ne oluyor?
Alışveriş yaparken gözüm dönüyor sanırım…
16
la bicicletta
İki gün önce Japon bey, “Atölyeye bununla gideriz. Hem yağlarımız da erimiş olur” vaadiyle kandırarak bisiklet almama sebep oldu. Düz yolda bile sarsakça yürüyen biri insanken şimdi Bisan Mountain Cat sayesinde adeta evrimleşmemiş bir dağ kedisiyim.
Ben ki yolda yürürken dahi arabalardan ürken biri insanımdır; Japon bey sayesinde 10 senedir hiç bisiklete binmemiş ve bu süreç içindeki tek bisiklete binme girişimi de bir öğretim görevlisinin arabasına toslayıp kaçmakla sonuçlanmış bir insan olarak daha ilk günden karmakarışık trafiğin ortasına atıldım.
Küçükken BMX’imle sadece sadece kavuncu, karpuzcu, patatesçinin haftada bir uğradığı arabası dışında hiç taşıt geçmediği köylük yerde bisiklete bindiğim düşünülürse kendi adıma ne de büyük bir atılımı gerçekleştirdiğim anlaşılabilir.
Kendimi üniversite okumak için İstanbul’a Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş, yüzü gözü açılmamış saf köylü kızları gibi hissediyorum…
4
ikea
Ikea denilen mucizeyle geç tanışmış Bursa ilinde yaşıyor olabilirim fakat bunu görmemişliğe vurup beş saat boyunca dolaşmak nedendir bilemiyorum. Bursa’nın güzide Özdilek’ine nikahla gerdek arası eğlenmesi amacıyla getirilen gelinleri ve damatları parmakla işaret edip kaba etleriyle gülen bir insan olarak haftasonu etkinliği olarak neden anneyle Ikea’ya gittim gerçekten bilemiyorum.
Herşeyden önce Ikea gezileri bir kahve bağımlısı olduğum için çok sancılı benim açımdan. 1.5 TL verilerek bardağını edinerek sınırsız kahve içilebiliyor. “Lan nasıl olsa sınırsız; bari içelim…” mantığıyla yaklaşık dört bardak cappucino, iki bardak sütlü kahve içiyorum ki bu gayet dört aylık hamile kadın izlenimi yaratabiliyor. Ayrıca tuvalete gitmek için görevliden tarif aldığınızda “Okları takip ediniz.” tarifini alıyorsunuz ve uzun bir parkur sonrası son bıraktığınız noktaya geri dönerken sepete bir sürü eklenmiş oluyor.
Ayrıca Ikea’yı çekilmez hale getiren bir diğer faktör de ucuz olması… “A aaaa bu bi’ yetaleymiş. Bu da iki… At sepete at.” diyerek sanki dişi bir sırtlanın gelip elimizden kapacağı hissi içerisinde hızla sepete attığımız ürünler kasaya vardığımızda soğuk duş etkisi yaratıp yılın moda renklerinden olan mürdüm moruna çalmamıza sebep olabiliyor. Bugün de ucuzlukta olduğu için dizüstü bilgisayar masası aldım. “Laptoplar kısırlık yapıyormuş ayol! ehi ehi” bahanesini öne sürdüysem de Japon bey pek yemedi…
Bir de hotdog problemi vardır ki bir çoğunuz bunun farkında dahi değilsinizdir… Bir adet hotdog yanına bir adet kağıt bardak verilir ve dolayısıyla bir hotdog yanına kovalar dolusu kola içebilirsiniz. Öte yandan ben öyle takıntılı bi insanım ki tabağımdaki yemeği ve garnitürü miktarına göre böler ve aynı anda bitirmeye çalışırım ve bu yüzdendir ki tabağımdan biri “A aaa bunun tadı nasılmış ki?” deyip bir parça tadına baktığında çıldırırım. İkea’da da bu sorunun bir benzeri oluyor. Kola ile hotdog aynı anda bitmiyor! Sinirleniyorum!
Uzun bir maraton sonrası elektrik direği büyüklüğünde yemiş olduğum kazıklardan sonra ağzımdaki acı tadı yok etmesi ümidiyle şu anda ordan almış olduğum Kahveli çikolataları yiyorum. Bana göre Ikea, evimizin herşeyi falan değil. Yuva yıkan kadın gibi sanki…








