Tekrar rotamızın ne olduğunu bilmeden peşine düşmüştüm. Peşine düştüğüm şeyin bütün insanların ömrü boyunca arayıp durduğu bir gerçek mi, yoksa kendisini avutmasını ümit etmesinden ötürü inandığı koca bir kandırmaca mı olduğunu düşünüyordum.
Gitmekten başka yapacak daha iyi bir şeyim yoktu ki gidiyordum muhtemelen.
Çok sonraları Rusya sınırına en yakın ve hatta son durak olduğunu öğrendiğim bir noktada indik. “Tamam, biraz yürüyeceğiz.” derken gözlerinin içindeki o garip ışıktan birazcıktan çok daha fazlasının beklediğini ama bu ironiden çıkarmam gereken anlamlar olduğunu anlamıştım.
Karlar tüm renklerin üstünü çoktan örtmüştü ve ormanın içinden yürüyorduk. Yerlerde karların örtmeye gücünün yetmediği yaban domuzu ve çakalların ayak izleri vardı. Korkmam gerekip gerekmediğini hesaplıyordum. Sırt çantam ağırdı ama omuzlarımdaki yük daha ağırdı. Tehlike anında koşmak istemediğime karar verdim.
Vücudumda oluşan ağrıları görmezden gelmek için yürüme eylemini bir makinanın görevi olarak kafamda kurgulayıp, aynı zamanda milyonlarca şey kafamda geçirerek kendimi oyalamaya çalışmışken 3.5 saat geçmişti ve elektrik ya da suyu dahi görmezden gelerek sadece uyuyabileceğim sıcak bir oda için ona yalvarmak üzereydim.
Sonra bir araba aniden yanımızda durdu ve bizi alarak çok uzaklara götürdü. Uzak kelimesi bile oranın uzaklığı için yetersiz bir kelime idi zira gittiğimiz yerin dünyanın sonu olduğuna dair yemin edebilirdim. Geldiğimiz yerde kendisinden 50 metre ötesinde kendisine ait saunası ve üstü buzla kaplanmış minicik bir gölü olan ahşap bir bungalov bizi bekliyordu.
Ev sıcaktı; geleneksel Eston ocağında yemekler yavaş yavaş pişiyordu; sormadan bir kadeh şarap, bolca kızarmış ekmek ve tereyağ koymuşlardı. Kısacası burası bir yuvaydı ve yaşıyordu.
Alkolün cesaret duvarını yıktığı noktada saunaya girdik. Saunada oturmaya başladığım ilk beş dakika içerisinde küçücük bir kız çocuğu misali “Burası cehennem gibi.” diye mızmızlanıyorken ilerleyen saatlerde saunadan çırılçıplak dışarıya koşup buz tutmuş gölün buzlarını büyük bir gürültüyle kırıp suyun derinliğine sürüklenirken aklımın iplerini elimde tutmak için uğraşıyordum.
Gölden koşarak yine saunaya girdiğimde ve terlemekten bir süre sonra şelale gibi çağlayacağımı düşündüğüm anda içeriyi aydınlatmaya karşı isteksiz olan mumun ışığında önümde diz çöktü. “Hala cehennemde olduğunu mu düşünüyorsun?” dedi. “Peki, başlarda öyle olduğunu düşündüm ama şu anda gerçekten cennetteyim.” dedim biraz çekingen. Tam yanında duran buzlu suyla dolu kovadan ince uzun elleriyle su alıp yüzümü yıkadı. Narin ellerinin asırlar boyu yüzümde kalması için dua ederken bunu defalarca tekrarladı ve “Ben buradan çıkıyorum ve sen de fazla kalmasan iyi edersin.” diyerek kendini dışarı attı.
Yeterince cesaretimi toplayarak kendimi dışarı attım ve sadece gölden yansıyan ay ışığı ile aydınlanması yüzünden zifiri karanlık olan çimenlikte onu düşüncelere dalmışken buldum. Oturmuş sessizliği dinliyorduk, belki de birbirimizin düşüncelerini dinliyorduk. Toprak ıslaktı. Çırıl çıplaktık. Üşüyorduk. Başımı dizlerine yasladım sadece. Hiç bir anlam aramadan. Ondan hiç birşey beklemeden. Sadece onun dizlerinde bir saniye kalıp sonra geceye devam edecektim. Sarıldı bana. Sardı, sarmaladı beni. Hayatımın en şevkatli birkaç dakikasını yaşattı bana.
Gecenin sonunda metrelerce uzunluktaki bir film şeridine makas atılmış misali uyumuşuz. Sabahın ilk ışıkları belirdiğinde yüzü yüzümde uyuyordu. Kalbim kalbinde uyumaya devam ettim.
“Beni şaşırtamaz.” demiştim ama bu sefer yanılmışım. Beni şaşırttı ve çıkarmam gereken anlam bu idi.
0 kedi gelmiş.






