“Hadi anlat.” dedi biraz ürkerek. Boş şişelerin arasından dolu olan votka şişesini buldu ve her ikimiz için birer bardak hazırladı. Sakindi. Mutfak tezgahında oturmuş yukarıdan yaptığı herşeyi dikkatle izliyordum. Emindi ki bir o vardı; bir de ondan başka bir o vardı ve ona kimse dokunamadığı, belki de kimse bunu anlamadığı için içi rahattı. Ona dokunamayacağımdan emindi. “Bazen küçük bir erkek çocuğu gibisin. Çok hassasın.” dedim. Gözlerini dolu dolu olmuş şekilde aniden yüzünü bana çevirdi. Hiç bir şey demedi; diyemedi.
Saatler sonra elimizde biralarla köhne bir barda sohbet ediyorken aniden sordum. Yüzündeki o kocaman gülümsemesi söndü. Neden bu hassas yanını saklama ihtiyacı hissediyordu? Evrendeki tüm havayı ciğerlerine doldurarak güç bulmaya çalıştıktan sonra dedi ki: “Cevap çok basit. Çünkü ben bir erkeğim ve…” “Ve” dedim. “Kadınlar bu yanını farkettiklerinde bunu kullanıyorlar.” “Doğru.” diyebildi sadece.
Dalgın gözlerle gözlerime baktı. Cesaretine hayran kalmamak elde değildi. Kafamızı başka yönlere çevirdik aynı yöne bakıyor olsak da.
sevgili, sıkıntı
Tekrar rotamızın ne olduğunu bilmeden peşine düşmüştüm. Peşine düştüğüm şeyin bütün insanların ömrü boyunca arayıp durduğu bir gerçek mi, yoksa kendisini avutmasını ümit etmesinden ötürü inandığı koca bir kandırmaca mı olduğunu düşünüyordum.
Gitmekten başka yapacak daha iyi bir şeyim yoktu ki gidiyordum muhtemelen.
Çok sonraları Rusya sınırına en yakın ve hatta son durak olduğunu öğrendiğim bir noktada indik. “Tamam, biraz yürüyeceğiz.” derken gözlerinin içindeki o garip ışıktan birazcıktan çok daha fazlasının beklediğini ama bu ironiden çıkarmam gereken anlamlar olduğunu anlamıştım.
Karlar tüm renklerin üstünü çoktan örtmüştü ve ormanın içinden yürüyorduk. Yerlerde karların örtmeye gücünün yetmediği yaban domuzu ve çakalların ayak izleri vardı. Korkmam gerekip gerekmediğini hesaplıyordum. Sırt çantam ağırdı ama omuzlarımdaki yük daha ağırdı. Tehlike anında koşmak istemediğime karar verdim.
Vücudumda oluşan ağrıları görmezden gelmek için yürüme eylemini bir makinanın görevi olarak kafamda kurgulayıp, aynı zamanda milyonlarca şey kafamda geçirerek kendimi oyalamaya çalışmışken 3.5 saat geçmişti ve elektrik ya da suyu dahi görmezden gelerek sadece uyuyabileceğim sıcak bir oda için ona yalvarmak üzereydim.
Sonra bir araba aniden yanımızda durdu ve bizi alarak çok uzaklara götürdü. Uzak kelimesi bile oranın uzaklığı için yetersiz bir kelime idi zira gittiğimiz yerin dünyanın sonu olduğuna dair yemin edebilirdim. Geldiğimiz yerde kendisinden 50 metre ötesinde kendisine ait saunası ve üstü buzla kaplanmış minicik bir gölü olan ahşap bir bungalov bizi bekliyordu.
Ev sıcaktı; geleneksel Eston ocağında yemekler yavaş yavaş pişiyordu; sormadan bir kadeh şarap, bolca kızarmış ekmek ve tereyağ koymuşlardı. Kısacası burası bir yuvaydı ve yaşıyordu.
Alkolün cesaret duvarını yıktığı noktada saunaya girdik. Saunada oturmaya başladığım ilk beş dakika içerisinde küçücük bir kız çocuğu misali “Burası cehennem gibi.” diye mızmızlanıyorken ilerleyen saatlerde saunadan çırılçıplak dışarıya koşup buz tutmuş gölün buzlarını büyük bir gürültüyle kırıp suyun derinliğine sürüklenirken aklımın iplerini elimde tutmak için uğraşıyordum.
Gölden koşarak yine saunaya girdiğimde ve terlemekten bir süre sonra şelale gibi çağlayacağımı düşündüğüm anda içeriyi aydınlatmaya karşı isteksiz olan mumun ışığında önümde diz çöktü. “Hala cehennemde olduğunu mu düşünüyorsun?” dedi. “Peki, başlarda öyle olduğunu düşündüm ama şu anda gerçekten cennetteyim.” dedim biraz çekingen. Tam yanında duran buzlu suyla dolu kovadan ince uzun elleriyle su alıp yüzümü yıkadı. Narin ellerinin asırlar boyu yüzümde kalması için dua ederken bunu defalarca tekrarladı ve “Ben buradan çıkıyorum ve sen de fazla kalmasan iyi edersin.” diyerek kendini dışarı attı.
Yeterince cesaretimi toplayarak kendimi dışarı attım ve sadece gölden yansıyan ay ışığı ile aydınlanması yüzünden zifiri karanlık olan çimenlikte onu düşüncelere dalmışken buldum. Oturmuş sessizliği dinliyorduk, belki de birbirimizin düşüncelerini dinliyorduk. Toprak ıslaktı. Çırıl çıplaktık. Üşüyorduk. Başımı dizlerine yasladım sadece. Hiç bir anlam aramadan. Ondan hiç birşey beklemeden. Sadece onun dizlerinde bir saniye kalıp sonra geceye devam edecektim. Sarıldı bana. Sardı, sarmaladı beni. Hayatımın en şevkatli birkaç dakikasını yaşattı bana.
Gecenin sonunda metrelerce uzunluktaki bir film şeridine makas atılmış misali uyumuşuz. Sabahın ilk ışıkları belirdiğinde yüzü yüzümde uyuyordu. Kalbim kalbinde uyumaya devam ettim.
“Beni şaşırtamaz.” demiştim ama bu sefer yanılmışım. Beni şaşırttı ve çıkarmam gereken anlam bu idi.
estonya, hayat, sevgili, yolculuk
Fal
13 12 2011
Kar yağıp yağmamak arasında kararsız kaldığı gecelerde zifiri karanlık sokakları arşınlıyordum ve evrendeki karadelikten farksız bir şekildeydi zihnim. Üzgündüm esasında ama neye üzüldüğümü bile unutmuştum. Ağlayabilsem sanki iyi gelecekti. Çorap söküğü gibi gidiveren kader kaldığı yerden yoluna devam edecek; ben hayata dönecektim ama ağlamayı bile unutabilmiştim.
Asırlar boyu canımın ne yaktığını dahi hatırlayamadığım halde bu halet-i ruhiyede devinimsiz kalacağımı düşünürken birşeyler iyi gelmeye başladı. Önce küçücük bir kadın, sonra hiç ummadığım uzakta olan ve yıllardır yüzünü dahi görmediğim dostlarım sonra bir adam, ve sonrasında da çokça kadın… Kimisi sadece tebessüm ettirdi, kimisi gözlerimden yaş gelene kadar kahkahaya boğdu, kimisi ağlattı ya da kimisi sarıp sarmalayıp ruhunun içine soktu ama hepsi iyiydi.
Karın Tartu’yu ziyaret etmeye karar verdiği ilk gece belki de dünyanın en huzurlu ve en sıcak evlerinden birinde birkaç kadın toplandık. Herşey yabancıydı bana. Masa etrafında toplanan kadınlarf yabancıydı. Kadınların konuştuğu dil yabancıydı. Etrafında toplandığımız antika ceviz masa yabancıydı. Masanın üstündeki yiyecekler yabancıydı. Bütün bu kafalar bana yabancıydı. Fazlaydı.
Sonra zamanla dışarıda lapa lapa yağarak şehri inatçı bir şekilde örten kara inat masa etrafında toplanan onca kadının sıcak sohbetinin içinde eridiğimi farkettim. Hepimiz bir diğerimize yabancıydık ama ait olmamız gereken yere karşın mesafelerimizden dolayı birbirmizden yana duruyor ve bir diğerimizin kalbine dokunmaya çaba harcıyorduk.
O gece herşeyin bana yabancı olduğu noktada masa etrafında toplanan bütün kadınların önüne bir fincan Türk kahvesi koydum. Kahvenin sonunda herkes içinde bir umudun yeşermesi hevesiyle fallarını kapatırken artık herşey bana aşina idi.
Sonra herkes kahve falı ile tanışıyor olmanın ve bunu çok mistik bir hadise zannediyor olmanın gerginliğiyle kendilerini örseledikleri noktada, tam da karşımdaki kadına palavra uydurmak için kendimi hırpalıyorken ve tam da beni dünyanın en mistik ve hatta gizemli, dolayısıyla en zeki ve bilge kadını zannediyorlarken Tanrı bir kez daha o şakacı yönünü bize göstererek elektrikleri kesiverdi. Masadakilerin çoğunun kalp krizi geçireyazdığı esnada bu ikinci şakasından ötürü Tanrı’nın gerçekten varlığı için yemin edebilirdim. Her zaman olduğu gibi dünyanın en saçma ve gülünç anlarından birinin ortasında kalmıştım.
Sıra benim kaderimi anlatmaya geldiğinde bardağımı Kadri’nin ellerine teslim etmiştim. Herkes duyduğu olumlu cümlelerle rahatlamış ama hala o mistik havanın gerginliğini üstlerinden atamamışlardı. Ben ise duyacağım cümleleri zaten biliyordum ve şaşırmadım.
Bir ormanın ortasında duruyorsun. Sana bu orman iyi gelmiş. Otlar var boyunca ve hepsi soğuk, serin hissi veriyor. Ellerinle otları ayırarak karşıyı seyrediyorsun ama oraya gitmeyi canın istemiyor. Sıkıntıdasın. Hayır, bu sıkıntı değil. Acı verici ve bunu sen gerçekten yaşıyorsun.
arkadaş, melis, sevgili, sıkıntı