Günün ilk ışıkları dahi sanki hiç yüzünü gösteremeyecekmiş sanrısı yaratacak kadar bizden uzakken çıktık yola. Geride bıraktığımız şehir ıslaktı ve nereye gittiğimi dahi bilmeden sanki ona boyun eğercesine peşine takılmıştım. Gidiyorduk. Tren sarsılıyordu. Ben trende saatler boyu düşünerek sarsılıyordum. Trenin nereye gittiğini bilmiyordum. Hayatımın nereye gittiğini bilmiyordum.
Vardığımız şehir gürültülüydü. İşine yetişmeye çalışan insanların rutinliği ve kurulmuşluğunun yarattığı vahşilikle kuşatılmıştık. Otobüsler yanımızdan hızla geçiyordu, tramvay olağan rotasında akıp gidiyordu. Önünde durduğumuz Rus Pazarı’ndan içimi bayan sucuk kokuları, Gürcü Fırını’ndan ise kızartma yağının yakıcılığı bizi yalayıp geçiyordu. Şehir hırlıyordu adeta bize.
Rotamızı okyanus kıyısına doğru yönlendirmeye karar vermiştik. Birkaç saat içerisinde okyanusu görmeyi hayal ediyordum.
Tam da o anda birşeyler söylememiz gerekircesine birbirimize baktık. Birşeyler arıyor gibiydik. Uygun kelimeleri arıyorduk belki de. Gözlerimizin derinliklerinde birşeyleri, çekmecelerin derinliklerine hapsedilmiş ve en uygunsuz zamanda karşımıza çıkıveren can yakıcı hatıraları, aylar önce üzerimizden çıkarıp kenara koyduğumuz inançlarımızı arıyorduk sanki. Belki de sadece birbirmizi aradık.
Trafik durdu. İnsanlar yeryüzünden silindi gitti. Kedilerin böğürmesi durdu. Şehirin hırlaması kesildi. Evren ayaklarımızın altından kaydı.
Okyanusun hayaliyle zihnimi doldurmuşken mavi gözlerinin içindeki sonu olmayan okyanusla karşılaşmıştım. Telaşlıydım. Paniğe kapılmıştım. Okyanustan çıkıp gelecek vahşi bir hayvan tarafından kuşatılmaya açık bir haldeydim. Kendim için tehdit oluşturuyordum besbelli.
Asırlar boyu sanki birbirimizin gözlerinin içine bakmışken aniden bembeyaz tek bir kar tanesi telaşlı bir şekilde aramızdan süzüldü ve toprağa düştü.
“Bu, yılın ilk kar tanesiydi.” dedi gözlerini ait olduğu yerden almadan. “Evet” dedim ama o kadar tiz bir sesti ki yarattığımız o boşlukta tıpkı o kar tanesi gibi eriyip kayboldu sanki ona varmadan.
Kaşlarım keman gibiydi. Hayat gazino sahnesiydi; ben de perde arkasından şarkı söyleyen Safiye Ayla idim. Korkak ve mağrur. Bir bardak suda fırtına kopsun, bir kaşık suda boğulayım, okyanusun derinliklerine gömüleyim istiyordum.
Saatler sonra okyanusun kıyısında ince bir kar tabakası ile örtülmekten yorgun gözüken ıssız bir kumsalda Rus yapımı bir fotoğraf makinesi ile fotoğraf çekiyordu. Bense tüm okyanus suyunu burnuma çekerek ciğerlerimi yakma eğilimindeydim.
Kalbim göğüs kafesimi büyük bir gürültüyle yırtıp çıkmış, “Ne olur beni al.” diye yalvarıyordu adeta.
Sadece bana iyi gelsin istiyorum.
2 kedi gelmiş.







kar tanelerinin büyüsünün hiç bozulmamasını dilerim.
@10-101: umuyorum.