26
Düğün mağduru3
Düğünlerden nefret ediyorum. Hele ki benim düğünüm değilse daha çok nefret ediyorum. Düğünün kendi içerisinde yer alan tanımadığın kişileri 32 diş tekmil selamlama, birbirinden arabesk parçalarla slow dans, çiftetelli ile gerdan kırma, bilimum glonlar dolusu içkiden sonra bir araba dolusu insanın kelle olup rezalet çıkarması başlı başına insanın yaşama sevinci alıp götürebilecek iğrenç durumlarken bir de Ay’ın görünmeyen yüzü misali pek de fark edemediğimiz durumlar da var.
Öncelikle düğün vesilesiyle kuaföre gitmekten nefret ediyorum çünkü saçlarım pırasa gibi olduğundan dolayı “Sana fön çekmek olmaz. Başka birşey denemek lazım.” önermesinden yola çıkan kuaför, her defasında kafamda deneysel işlere imza atar.
Örneğin; bugün, gözyaşlarına boğulmuş gençliği sessiz çığlıkları adını verdiğim pek değerli bir işe imza attılar ki bu modeli esasında nasıl tarif etmem gerektiğini bilemiyorum. Şu anda kapkaç mağduresi gibiyim; zira elimdeki annemden ödünç rugan çantamı kaptırmamak için motorsikletle 100 metre kadar sürüklenmiş; üstelik motor mazotlu olduğundan dolayu motorun dumanından bir hayli de etkilenmiş gibiyim.
Öte yandan kuaförden de ilk çıktığımda aynada gördüğüm son görüntümden sonra kendimi düğünlerde Kapalı Çarşı’dan alınmış civciv sarısı tafta gelinlikleri, kavga kıyamet annesinin sürdürdüğü anne ruju ve üstlerine mahalle berberince bolca sim boca edilmiş maşalı saçlarıyla zıplayan küçük kızlara benzettim.
Gittiğim düğünün kokteyl şeklinde organize edilmiş ve ayakta durmamızdan dolayı tüm konuklar birer konsomatris edasında arz-ı endam eylediler… Konsomasyon esnasında bu masa senin, şu masa benim dolaşırken bir vampir misali bizi sömürmek umuduyla kare kare fotoğraf almaya fotoğrafçı ile köşe kapmaya çalıştık ki gecenin ilerleyen saatlerinde annem dayanamayarak “A-aaa çok güzel çıkmışsın.” diyerek aldı. Mamafih o çok güzel olduğumu iddia ettiği karelerde almış olduğum kilolardan ötürü sarkan gıdığımın bana bir Kabasakal havası verdiğini farkettim.
Yine ayakta durmamızdan ve bütün kan akışımızın beyin yerine ayaklarımıza yoğunlaşmasından ötürü garip düşüncelere de dalmadım değil. Bir an kendi düğünümde ellerimizde rakı kadehleri dedemle karşılıklı göbek attığımızı gördüm.
Savuşturdum bir anda…
16
Bershka bokunu satsa alırım
Bershka denilen marka ile Türkiye tanışana kadar kıyafet hususunda ciddi problemleri olan insan idim. Artık değilim. Değilim dediysem de insan değilim mahiyetinde söylememiştim mamafih Türkçe dilbilgisi kitaplarının vazgeçilmez tanımlarından olan “Türkçe, lastikli bir dildir.” gibi osuruk tanım yüzünden 110 kiloluk anneannemin don lastiğini çekercesine konudan bir çırpıda uzaklaşabiliyorum.
Bershka’dan önce ne giymem gerektiğimi idrak edip bu idrak düzeyinde parçalar bulamamam yüzünden İpekyol ve çarşamba pazarı arası gidip gelen bir tarzım vardı ki kendi çapımda bir moda ikonu olmaya aday idim. İpekyol’dan Birleşik Krallık’a bir uçak bileti ederinde alınmış bir adet kotun üstüne uygun bir parçayı denk düşüremediğim için Çarşamba pazarından almış olduğum ishal kuşun boku rengindeki penyeyi giyiveriyordum ki çok şenlikli bir tarz oluveriyordu.
Bershka ya da Pull and Bear gibi tarzı netçe belirlenmiş markaların etrafta boy göstermeye başladığı zamanlar adeta derin bir nefes almış oldum.
Ben ki zamanında pembe bir eşofman altı üstüne haki yeşil t-shirt, alına turunulu çorap ve siyah beyaz çizgili babet kombini yapmış bir insanım. Ziyadesiyle kapılarının önüne pazen donu, çiçekli basma şalvarı ve hardal rengi yeleğiyle oturup çekirdek çitleyen teyzelerden bir farkım yokken tarzıyla ışıldayan bir insan halini aldım. Aslında sadece ben öyle olduğunu düşünüyorum da olabilir.
Bershka ya da Pull and Bear’ın moda dünyasına beni kazandırması ve bu sebeple tüm hayran kitlemin gözlerinin benim ışığımla kamaşması iyi, hoş da; yaz günü gidip de Bershka’dan mont almak da neyin nesi?
Montu binbir bahaneyle aldım da; peki, sayı ile geldiği için müşterilere verilmeyen askıları iç kullanmayaak olsam da almaya çalışmak ve alamadığım için çirkefleşip kasiyer çocuğa “A-aaaa. Bershka’nın sahibi de ne ucuzcuymuş. 2 askıyı çok gördü.” diyerek psikolojik baskı yapmak suretiyle kan kusturmak da ne oluyor?
Alışveriş yaparken gözüm dönüyor sanırım…
14
Değişim ihtiyacı
Farkettim ki hayatımda köklü değişiklikler yapma ihtiyacını çok derinden hissettiğimde ilk olarak ev ile olan tüm bağlarımı koparıyorum. Bu, zaman zaman aylara ya da yıllar yılı yaşadığım ve kendime dair tüm ritüelleri gerçekleştirdiğim mekana ve dolaylı olarak da kendime saygısızlık gibi gelse de bunu hakikatte bilinçsiz olarak yapıyorum.
Öncelikle bana bir rahabilitasyon gelen yemek pişirme işini, evde yemek yemek istemediğim bahanesiyle bir kenara itiyorum. Ardından da temizlik yapmayı çeşitli yerli yersiz gerekçelerle hep bir sonraki güne erteliyorum. En son nokta ise yatağımda uyumak yerine salondaki kanepede uyumak oluyor. Kendi yatağımı tamamiyle reddettiğimde evi ve hatta mevcut hayatımı tamamen terk etmeye hazır olduğum anlamına geliyor.
Üç gecedir düşünmekten yorulmuş zihnim yüzünden tavşan uykusu uyuyorum ve bu uykular hep kanepedeydi…
11
Emeğe saygı +rep pls
Kitap okumayalı öyle uzun zaman oldu ki; sanki en son okuduğumda Çinliler kağıdı yeni yeni icat ediyorlardı. “Eskiden kitap okumak benim için nefes almak gibiydi.” buram buram entelektüel olma kaygısı kokan, bolca hanzoluk taşıyan tavır bir yana; etrafımdaki birçok yaş ve statü olarak denklerimin pembe kapaklı, İpek Ongun’un az erişkin hali tadında kitaplar okuyorken kendimce hiç fena sayılmayan bir anlayışa sahip olduğumu söylemeyi bir borç bilirim…
Kitaplarıma fetiş derecesinde değer veriyorken bugün, asırlardır kitap okumuyor olduğumu farketmek beni ziyadesiyle utandırdı. Sanki kitapları bir kenara bıraktığımdan beri zihnimin çalışmasını da durdurmuş gibi hissettim. Utanmamı örtbas etmek için “Çok yoğunum.” gibi bahaneler uydururken bu suçluluk duygusu içerisinde kendimi bir kitapçıda yarım kitaplık dolusu kitabı çantama dökerken farkettim.
Bu suçluluk duygusundan kurtulmanın akabininde duyduğum o müthiş huzurla birlikte dimağımın tekrar ışık saçtığını, adeta öklere çıkarak bir sailormoon gibi olduğumu hissettim.
Öte yandan zihnime yararlarını düşünerek sevinmem bir yana dursun; bedensel olarak bazen sancılı olabiliyor…
Ergenliğinin ortalarında bir birey iken bir gece vakti yatağıma uzanmış, ayaklarımı mortu çekmiş sütçü beyiri misali havaya dikmiş kitap okumaktayken babam odamın kapısında duruverdi:
- Ne yapıyorsun sen?
- E, kitap okuyoruuuuğm.
- Nedir o kitap?
- Küçük İskender’in Cangüncem isimli kitabı.
- Ne kadar zamanda yazmış o adam o kitabı?
- Günce olduğu için sanırım 7-8 yıllık günlüklerinden oluşuyor.
- O kitap 7-8 yılda yazılmış ve sen bu şekilde uzanarak okuyorsun, öyle mi?
İşte, bu diyalog sonucunda Objektif programının vermiş olduğu insanlık dersinden daha büyük insanlık dersi almamdan mütevellittir ki; yanaklarım adete iki göt lombağına dönüşmüştür ve o gün bugündür kitap okurken kız istemeye giden ortayaşına yakın abazan adam sümsüklüğünde oturarak, ibadet ediyormuşcasına saygı içerisinde kitaplarımı okurum.
Sen ne gerizekalısın, baba…
6
Ne güzel oynadılar!
Türk insanını ateşleyen yegane şey 9/8lik ritmlerdir kuşkusuz. Bu yüzdendir ki; dans denildiğinde tüm dünyaca tanınan ve izleyen herkesin gönül telini titreten valstir, tangodur, salsadır şöyle dursun ilk olarak akıllarımıza bol gerdan kırmalı, kalça sallamalı danslar gelir.
Olayın bir diğer boyutu ise; dansın her türü bahsi geçen danslarla kıyaslanır ve hatta o danslara özgü tabirler diğer her dans türü için bir çırpıda kullanılbilir.
Annem, TV’deki şu meşhur dans yarışmalarından birinde Paso Doble izlemektedir ki İspanyolların boğa güreşlerini konu edinmiş bu dans herkes gibi annemi de büyülemiş ve adeta bir anime karakteriymişesine gözleri yüzünde büyümüş ve hatta dolu dolu olmuştur.
Flamenko dansının ayak vuruşlarıyla doruğa çıkan dans sonuçlandığında dansın temposundan ve ihtişamından annemin başı dönmüştür ki takdirlerini iletir:
Sevinç Gözyaşı anne, eğlence, san'atNe güzel oynadılar!…









