30
Çimmek istiyorum4
Kavak Yelleri dizisini seyre daldığımı zannederken esasında seyretmediğimi; bunun yerine tamamiyle arka fondan yükselen dalga sesine odaklandığımı fark ettim.
En son ne zaman tatil yaptığımı hatırlamıyorum dahi. Kızgın kumlardan koşa koşa bir hipopotam misali sinsi sinsi kendimi sulara gömüp batmayalı neredeyse 10 sene oluyor. Bırak ayağımı sokmayı denizi bile karşıdan görmeyeli neredeyse bir asır geçti. Gazetelerde denize dair fotoğraflar gördüğümde Anadolu’nun denizden uzak kasabalarındaki çocukların denizi ilk gördükleri tepkileri veriyorum; adeta yüzümden gözlerim taşıyor; çehrem ışıldıyor.
Esasında çok birşey değil istediğim. Duru bir deniz, şehirden ve kalabalıktan uzak küçük bir pansiyon, sadece benim ve Japon bey’in olduğu bir kumsal… Böyle bir yerde ılık rüzgar saçlarımı kuş yuvasına çevirirken ben sadece dalganın sesini dinlesem…
Bu sene de tatil yok sanırım…
25
Sevdiğine sözü olan bir kilim dokur
Bu sadece Eskişehir’e has bir durum mudur bilemiyorum fakat Eskişehir’e öğrenci olarak adım atan her birey takiben iki ya da üç ay içerisinde adeta evrimleşiyor. Demem odur ki; Stephen Hawking, kemcük gibi ağzını yaya yaya poz vermek yerinde gelip Eskişehir’de gençleri gözlemlese evrim teorisini kanıtlar; kimselerin de bikbik tartışmasına gerek kalmaz…
Ortaokul yıllarımda kara kuzgun gibi şekli bulaşık telini andıran saçları olan Arap taşşağı gibi esmer bir arkadaşım vardı. Kollarına muhtelif renkte kalemlerle “Doğuş” yazar etrafına kalpler koyardı. Doğuş kasedini cool bir tavırla müzik çalara koyduğunda biz, at gibi kişner misali gülerken bize hiddetlenebilecek kadar aşıktı Doğuş’a.
O bulaşık teli saçlı kız, yıllar sonra Eskişehir’e üniversite okumak için gelmiş ve bugün cep telefonuyla konuşarak salınırcasına beşinci kez önümüzden geçerken bir kez daha düşündüm.
Bu şehire gelirken bildiğin “Sosyeteye girmiş köylü güzeli” tadında ayağında anne ve babayla gözetiminde ve denetiminde aldığı fistanı ile gelenler iki ay sonra oldschool tarzında giyinip ayağına da itlerin bile acıyıp da üstüne işemeyeceği kadar pis ve harap olmuş konversleri geçirip punk oluyorlar…
Olsun olmasına da bu bulaşık teli saçlı kız gibi punk olup, “Bir saat önce 13 kişinin tecavüzüne uğradım.” adlı saç modelini yapıp, altına eve gelen gündelikçi kadının temizlik esnasında giydiği kıyafetleri andıran sözüm ona otantik kıyafetleri giyip elinde sigarayla sokakta bohem tavırlarda yürümek onun neyine eğer adı Halimeyse?
Bu bohem tavırlı punk kızın adı Halime. Halime!
Nedendir bilemiyorum; Halime deyince aklıma hep kilim motifleri geliyor. Bu nasıl bir bilinçaltı?
21
Çilekli Haribo kötüdür
Ben küçükken öyle Haribo’dur, altın ayıcıktır, bronz öküzcüktür bilmezdik. O yıllarda daha Haribo denen kavam ile müşerref olmamıştı anadolu topraklarının bıyığı terlememiş yağız delikanlıları ve memeleri ağrımaya başlamamış gül kokulu kızları. Zaten müşerref olsak ailem fasfakirdi; alamazdı.
Bir çocuğun en doğal ihtiyaçlarından olan Haribo mucizesiyle sekiz yaşımdayken yıllık izni için Almanya’dan Türkiye’ye gelen dayım sayesinde tanışmıştım. Eve vardıkları gün bavulların boşaltılması aşamasında dayımın yüzünden “muhteşem dayı” ifadesiyle tutuşturduğu torbadan çeşit çeşit çikolata ve o muteşem rengine bürünmüş çilekli Hariboların bir kiloluk paketi çıkmıştı.
Ben gayet görmemiş bir çocuk olduğumdan bayramda başucuna kırmızı rugan ayakkabılarını koyan çocuklar misali başucuma koymuş olduğum kiloluk çilekli Haribo paketinden annemlerin beni uyuduğumu sandığı bir vakitte tırtıklamaya başlamıştım ve nasıl olduğunu anlamadan da paketin dibini bulmuştum.
Sabaha karşı müthiş bir karın ağrısıyla uyandığım gibi, her karın ağrısı çeken mızmız çocuk gibi zırıldayarak evdekileri uyandırmıştım.
Midemden adeta yükselen alev topuyla tuvalete koşturduğumda kafamı dahi yerinde tutamadığımdan dolayı belime kadar olan saçlarımı annem bileğine dolamıştı. Birden bir fışkiye misali kusmamla rahatlamıştım. Mamafih kusmuğum pamuk helva renginde idi…
İşte bu, çilekli Haribo’yu kendi kitabımda afaroz edişimin öyküsüdür…
15
Kitlelerin sevgisi
Japon bey ile 7′den 70′e herkesin sevgilisi haline geldiğimiz yadsınmaz bir gerçektir. Öte yandan an geliyor ki bu gerçek tüm çıplaklığıyla gözler önüne serildiğinde bütün sanatçı şımarıklığımızdan sıyrılıp adeta yandan yemiş botokslu suratlar kadar hayretler içinde kalabiliyoruz.
Çok değil; bundan birkaç ay önce bu sevgi yumağını Doktorlar caddesi sefalarımız esnasında ilk olarak fark ettik. Genci yaşlısı demeden şehrin tüm delileri kendince sevgisini gösterdi bize. Biri elindeki çiçek saksısıyla bize yaklaştı ve “Kalkın laaaağn!” diye bağırdı ve kalktığımız banka çiçeğini koydu; kimisi tam potinlerimizin dibine okkalı bi balgam attırdı.
İşin özünde asıl beni benden alan sevgi gösterisi, Doktorlar Caddde’sinde nam salmış bir şarapçı amcanın sinsice arkamızdan yaklaşıp fersah fersah ötesinde kibrit çaksak ejderha misali diğer yanda alev alacak kadar alkol kokan suretini Japon bey’le benim kafalarımızın arasına sokup “Yalan gibi değil. Yanlış gibi değil. Çakal gibi değil. Güneeeşşş gibi SE-Vi-Yo-RUM!” diye haykırmasıdır…
Yakın bir zamanda ise yaşlıların bize olan hayranlığını fark ettik. Kimisi banka oturabilmek için bir karışlık yere domala domala yanaşarak kamyon kasası kadar götünü sığdırdı, kimisi sigara ile ilgili yazıdığı 45 mısralık şiiri okudu, kimisi ise bir külhanbeyinin nasıl olması gerektiği konusunda tek konuşmacı içeren bir panel verdi…
Hepsi bir yana çarşamba günü bambaşka bir hayranla karşılaştık. Bir bahar şenliği kalsiği olan ve her gerizekalının bahar şenliğinde gerçekleştirdiği bir aktivite olan “Üniversite Hatırası” yazılı panonun önünde fotoğraf çektirme fasalitesine giriştik Japon Bey’le. Tam Nuh Nebi’den kalma dandik kaftanları, kavukları giymiştik ki elinde fotoğraf makinası ile ağzına 2 ölçü büyük gelen beyaz kaplamalarıyla bize adeta bir sırtlan misali sırıtlan misali “o” belirdi…
Birçok sevgi gösterisiyle karşılaşmıştım ama böylesini ilk defa görmüştük.Fotoğrafımızı çektikten sonra gülerek 1500 defa elimizi sıkarak ertesi gün fotoğraflarımızı almak üzere uğurladı. Ertesi gün fotoğraflarımızı almaya gittiğimizde “Ne kadar pozitif bir çiftsiniz. Pozitifliğiniz yüzünüze yansımış. Birbirinizi tamamlıyorsunuz. Sizi gördükten sonra insanlara daha bir güvenle bakıyorum.” gibi şiirsel komplimanlarda bulunurken biz de fotoğraflarımızı aramaya koyulduk. Mamafih herif, albümün en ön sayfasına koymuş ki bizim gibi bu tür fotoğraf çektirmiş gerzekler, bizim göte benzer suretimizi akıllarına mimlesin…
Elimize sıkıştırdığı kartvizitini aldıktan sonra ardımıza bakmadan uzaklaştık…
13
Fotoselli ezan
Uzun zamandır Lumen, her sabah daha Güneş tepeye yükselmeden beni uyandırıyor. Uyandırmak için üstüme zıplamak, yorganı yoğurmak, bağırmak, çığırmak, miyavlamak ya da beni delirtene kadar tuvaletindeki kumu eşelemek gibi muhtelif yöntemleri kullanıyor. Zaten oldum olası tilki uykusu uyuyan bir insanım ki kullandığı yöntemler üzerimde nihai sonuca vardığında kalkıp salona gitmek için ilk adımı attığımda ezan okunuyor. Kolunda saati bile yokken hiç sektirmeden ezanı denk getirebilmesi beni ziyadesiyle korkutuyor…
Kedim bile “İmana gel!” diyor da ben, “Boşver şimdi imana gitmeyi. Gel şurda iki tek atalım.” diyorum.






